Beklemeyip de ne yapacağız peki?

    Cumhurbaşkanı Akıncı, dün gerçekleşen liderler buluşması öncesinde, belki de özellikle seçerek Türkiye’nin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte, Kıbrıs sorunu olumlu bir şekilde çözümlenmezse “elimiz kolumuz bağlı bir şekilde bekleyecek” olmadığımızı duyurdu.
    Bu mesajın olumlu yanları vardır elbette. Kıbrıslı Türklerin çözümsüzlük koşullarında yapabilecekleri şeyler olduğunu belirtmek iyi bir şeydir. Bu mesajla, Türkiye ile arasında ‘derin görüş ayrılıkları’ olduğuna ilişkin yerleşmiş inanış zayıflatılmış oluyor. Bu da iyi bir şeydir. 
Cumhurbaşkanı’nın bu açıklaması Anastasiadis ile yaptığı görüşmeye daha güçlü gitmesini de sağlamış olmalıdır. Bu da başka bir iyi şey...

Sadece konuşuyoruz
    Ama yine de önemli bir sorun var: Uluslararası ilişkiler sözlerle yürütülmüyor. Uluslararası ilişkiler, emrivakiler ve güç gösterilerinin alanıdır. Bir şeyi yapacağınızı söylediğiniz zaman mutlaka yapmalısınız. Kurusıkı tehditlerle kimseyi korkutamazsınız. Ortaya, söylediklerinizi yapabileceğinizi kanıtlayan bir güç koymalısınız. Güçlü olduğunuz bilindiği zaman, bazı fazla söze gerek kalmaz. Muhataplarınız adımlarını sizin gücünüzü ve ne yapabileceğinizi kendi hesaplarına dahil etmek zorunda kalırlar.
    Kıbrıslı Türkler olarak biz, tehditkâr konuşmaya alıştık. Yıllardan beri federasyondan vazgeçebileceğimiz tehdidini savurup duruyoruz. Hayatımızı iyileştirmek için yapmamız gereken işleri bile bir tehdit olarak gündeme getirdiğimiz günler olmuştur.
    Ama bunların hepsi lafta kalmıştır. Ya yapmak istemedik; ya da istediğimiz halde yapamadık. Tehditkâr konuşmak ise, bir “özür” olarak yanımıza kalmıştır.

Ne yapıyoruz?
    Gerçekte asıl tehdit, yaşamın kendisi içine yerleştirdiğimiz uygulamalarımız olmalıdır. Her gün aynı şeyi söylüyor her aşamada aynı şeyleri yazıyoruz ama tekrarlamaktan başka çaremiz de yoktur:
Taşınmaz Mal Komisyonu: Rum tarafı, Taşınmaz Mal Komisyonu’na yapılan başvuruları ve TMK’nın çalışmasını çok önemli bir tehdit olarak algılıyor. Buna karşın KKTC’de TMK’nın veriminin nasıl yükseltilebileceği ile ilgilenen yoktur.
Pahalılık: Ucuzluk yakalandığı zamanlarda Kıbrıslı Rumların Kuzey’e geçişlerinin yoğunlaştığına tanık oluyoruz. Demek ki, KKTC’nin Güney’den daha ucuz olması, bizim üzerinde çalışmamız gereken esas konulardan biridir. Ama hükümetimiz yeni vergi ve harçlar oluşturarak KKTC’yi pahalı etmekte sakınca görmüyor...
Yatırımlar: Önemli sayılan yatırımlar yapıldığı zaman, Rum tarafının tedirginliği artıyor. Son yıllarda hükümetlerin bu tür yatırımlarla ilgilendiğine tanık olmadık. Tam tersine, bir sermaye ve yatırım düşmanlığı aldı başını gidiyor ve bunu tersine çevirmeye çalışan da bulunmuyor.
Uluslararası İlişkiler: Uluslararası ilişkiler denildiği zaman aklımıza KKTC’nin tanıtılması veya yeni bir temsilcilik açılması geliyor. Bizim gibi tanınmamış bir ülkenin dış ilişkilerini turizm ve ticaret gibi ilişkiler üzerine inşa etmesi gerektiği halde, bu konuların kamu tarafından ele alınması ‘ayıp’ sayılıyor. 
Kamu Yönetimi: KKTC’de kamu yönetimi hizmet değil, sorun üretiyor. Bu mekanizmayı iyileştirmek halkın kamudan memnuniyetini artırmak demek olacaktır. Bu, ‘çözüm olsun da nasıl olursa olsun’ arayışlarını ortadan kaldıracaktır. 

Dünden Yansımalar
    Dünkü liderler toplantısı da, Kuzey Kıbrıs’ta etkin bir yönetim oluşturmanın, iki halkı yakınlaştırmak ve sonuçta Kıbrıs sorununa çözüm bulabilmek için neden gerekli olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Dün, Kıbrıs sorununa ‘kapsamlı bir çözüm’ bulmak için adım atılamadı. Buna karşılık, pek çok konuda işbirliği yapılmasını öngören uzlaşılara varıldı. 
    Daha ne diyeyim... Kıbrıslı Rumlara ait eserleri koruyamamış olsaydık; iade edemezdik. Mobil telefon sistemimiz olmasaydı, işbirliğini konuşamazdık. Elektrik üretmeseydik, paylaşamazdık.
    Muhataplarınızla işbirliği yapabilmek için katkı olarak sunabileceğiniz şeyler olması; hayatı kolaylaştırmak için bir şeyler yapma kapasiteniz olması lazım.
    Federal olsun veya olmasın bir çözüme ulaşana kadar yapabileceğimiz çok şey vardır. Bunların bazıları ‘tehdit’ olarak anlaşılacak ama sonuçta bu yaptıklarımız işbirliğinin ve çözümün temelini oluşturacaktır.
    Beklemeyelim... Tehditkâr bir dil kullanmayalım...
    Yapalım!

YORUM EKLE