Bir Zamanlar Kıbrıs...

 “gittiler…” 
Uçtu…
Ne varsa, ne yoksa
Siyah beyaz öpüşleri kaldı.
Desem ki, nereye, nereye? 
Çıkar mı sesim,
Duyarlar mı beni…
Ben yalnızca şunu bildim:
“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler…”
(“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler…” Yaşar Kemal, “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanından…)
Aylardan Ocak… Ve yeni bir senenin başlangıcında olmamıza rağmen, insanların sözde henüz daha ilk günlerinde olduğumuz yeni seneye dair bağladıkları umutlar, sanki tek gözlü bir medeniyet canavarının doymak bilmeyen arsız iştahına kurban gidiyor…
Siyasi koltuğa geçenlerde mi bu sonsuz iştah?
Yoksa o koltukta mı bu açgözlülük? 
Hatırlar mısınız, bir zamanlar Kıbrıs vardı…
Siyah beyaz televizyonların olduğu dönemlerde, eline erkek eli değdiğinde hamile kalacağını sanan o pamuk beyazı masumiyetler…
Bugünkü Kıbrıs’ta ekonomik özgürlüğün getirdiği yanlış varsayımlardan, sıkıya girmeden hemen soluğu boşanma ve mahkemelerde almak ta ayrı bir marifet oldu. Çünkü masumiyet kalmadı…
Bir zamanlar, ( şu an artık özlem ve hasretle geçmişe baktığımız Kıbrıs’ta) insanlar evlendiğinde çıkan sorunları halledip, gemi karaya otursa bile tekrar o gemiyi ne yapıp ne edip denize doğru yüzdürür, yolculuğa devam edilirdi. 
Bir zamanlar Kıbrıs’ı bugünkü geldiğimiz noktada içimiz buruk bir şekilde hem özlüyor, hem de arıyoruz.
Can güvenliğimizin kalmadığı, kapalı kapılar ardında dönen dolapları ile bugünkü Kıbrıs bize bir yabancıymış gibi bakıyor… 
Karanlık çöker çökmez insanların çoğu evlerine çekiliyor. Dışarılarda kalmak güvenli değil artık. Kıbrıs‘ın bu yeni yüzü belki de değişimin bir parçası, belki de kaçınılmaz bir sondu bu yaşananlar, yine de sebepleri ne olursa olsun, hem şaşırtıcı, hem üzücü, hem de anlaşılmaz…
“Bir başkadır benim memleketim” şarkısını, İstanbul’da yaşarken ne zaman Kıbrıs aşkımız depreşirse hemen dilimize dolardık… Ne zaman İstanbul veya büyük şehirlerdeki güvenlik zafiyeti ile ilgili bir konuşma geçse, hemen Kıbrıs’ımızı örnek gösterir, gururla başlardık anlatmaya nasıl da Kıbrıs’ımızın huzurlu ve güvenli olduğunu…
Oysa o sıralarda taşların yeri değişiyordu, fay hatlarında bir kayma veya yer değişimi meydana geliyormuş da bizim haberimiz yokmuş… Biz hala o pamuk beyazı masumiyetimizle yaşıyorduk…
Depremler fay hatlarındaki kaymadan veya hatların yer değiştirmesinden meydana gelir. Kıbrıs’ta irili ufaklı depremler olurken, biz hep üstünü örtmüşüz. Bilerek veya bilmeyerek... İsteyerek veya istemeyerek... Memleketimiz acı içerisinde imdat bayrağını çekerken, biz yine kör bir şekilde görmemişiz.  Ve sonra çok kötü bir şey daha oldu…
“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler…”
Gitti, ne var ne yok, gitti… Sadece az biraz silik anılar, yılların yorgunluğundan erimiş atlas kumaşlar kalmış… Onların çoğu da naftalin kokularının arasında Kıbrıs’ın kara sandıklarında… Düşlerimizde ise yasemin kokulu anılarımız arasındalar…
Sesimiz çıkar mı desem, 
Duyarlar mı bizi desem, 
“Ne bileyim...” diyeceğim…  7 Ocak Pazartesi gecesi vakit gece yarısını geçmişken, oturmuş yazımı yazarken, soğuk ve belirsizlik kokan gecede, şu an bunlara cevap veremeyecek kadar yorgun, küskün bir halk yüreği var, şu an bunlara cevap veremeyecek kadar şaşkın, ne yapacağını bilmeyen, bilse bile ömrünün yetmeyeceğini bilen bir halk yüreği var… 
Yine de şair demiş ki; “İstersen yak bir mangal, dök bir zivaniya, belki konuşuruz sabaha dek, yâd ederiz bir zamanlar Kıbrıs’ı…” Demek ki bu gece üzerinde yaşadığımız topraklardaki hatıralar, eski zamanlar yâd edilmek isteniyor ki, ufak ufak bize hatırlatmalar yapmışlar...
Sen ol da, ister yâr ol ister yara. Lütfun da başım üstüne, kahrın da... Mevlana
Seni seviyoruz Kıbrıs... Belki bir zamanlar Kıbrıs halini daha çok seviyor olabiliriz, o zaman sanırım çoğumuzun aile büyükleri hayattaydı, neşe ile birlikte gülme ve kahkahaların olduğu evler çoğunluktaydı.  Yine de seni ölene dek seveceğiz. İnsan toprağına koşulsuz âşıktır. Gülün dikeni elini kanattı diye sen gülü sevmekten vazgeçer misin hiç… Yaseminler kış mevsiminde çiçeğini döktüğü için biz Kıbrıslılar yaseminleri sevmekten vazgeçtik mi hiç? 

YORUM EKLE