“Hayat geriye doğru anlaşılır, ileriye doğru yaşanır...”

Bu hafta farklı bir yazı yazacakken, Pazar akşamı vefat eden arkadaşımdan ötürü yazımın seyri değişti... “Her ölüm erkendir “ cümlesi de, böylece bir kez daha teyit oldu.  
Pazar günü yani 5 Mayıs günü hava güneşli ve güzeldi... 
Benim aklım, her ne kadar otların ve doğanın güzelliğinde olsa bile, bundan yaklaşık beş sene önce, Ramazan’ın ilk günü kaybettiğim babamdaydı. Hemen hemen beş sene önce, 29 Haziran 2014 senesinde, bir Cumartesi sabahı, Ramazan’ın ilk günü sonsuza uğurladığım, babamdan ötürü, bu tarihler ben de iz bırakmıştır.
Öylesine bir gün müydü, 5 Mayıs Pazar günü? 
Güneşli, rüzgârlı ve huzursuzdu… Arabayla, tarlalardan geçerken, kombayları, biçerdöverleri, en geç bu hafta içinde köy yollarında görebileceğimizi düşünüyordum.
Babam ve tarlalar... Babam ve biçerdöverler... Bunlar benim hayatımın mihenk taşlarıydı. Çocukluğumdu… Ne zaman bir tarlada, traktör veya biçerdöver görsem, o kadar sevinir ve heyecanlanırım ki, sanki beni çocukluğuma, babama götürdüğünü hissederim. 
Her ne kadar babam ile ilgili çok anım olsa bile, en fazla beni onda, onu da bende özleten, anımsatan bunlardır, bir de Frank Sinatra, Neil Diamond, Andy Williams, Shirley Bassey ve piyano tuşlarıdır...
Tüm bu duygu ve düşünceler ile çıktığım Pazar yolculuğu sonrası eve geldiğimde, biraz moralim bozuk bir halde, hayatın anlamını sorgularken buldum kendimi...
Ben ki, her zaman umut dolu, her daim hayata olumlu bakan, sabırlı, hoş görülü bir insan olarak, daha ne kadar bu iyimser hallerimin, devam edeceğini düşündüm. Bu aralar farkındaysanız, çok sık bir şekilde, insanlar veya sevimli dostlarımız olan hayvanlar ile ilgili üzücü haberler alıyoruz. Bu kadar kötüye doğru gidişat varken, insan ister istemez, duygusal olabiliyor, umudu kırılabiliyor ve iyimserliğini sorgulayabiliyor, tıpkı benim yaptığım gibi… En çok ta, böyle zamanlarda sevdiklerimize hasretimiz depreşir. Onu özleriz, bunu özleriz, bilmem hangi zamanlardaki günlerimizi özleriz… Liste daha uzar ve uzar…
Yine de 5 Mayıs Pazar günü, tüm iyi niyet çabalarıma rağmen, hissettiğim, sanki bugüne dek hayatımdaki tüm hüzünlerin, bir kambur gibi sırtıma gelip çökmesiydi. Geride bıraktıklarımız... Bizden gidenler... Ne yaparsak yapalım bir türlü elimizde tutamadıklarımız…
Ve ben bunları düşünürken, meğer ilkokuldan beridir, beraber okuduğumuz, kolejde beraber güldüğümüz, haylazlıklar yaptığımız bir arkadaşımız, ömrünün henüz erken bir zamanında dünyadan ayrılıyormuş...
Ah ah... Fani dünya... Bir tek ölümün dışında hiçbir şeyin gerçek olmadığı yalan dünya. Farkında mısınız? Bizi en çok ölüm üzer... Bazen katlanması zor olaylar ile karşılaşırız ve canımızı bundan daha da ötesinin yakamayacağını sanırız. Oysa ölüm var, öyle değil mi? 
Bir suskunluktur ölüm... Ötesi yoktur da ondan, ötesi yoktur derken, bir daha ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi söyleyemeyeceğimiz, bir daha asla “bir daha” kelimesinin geçemeyeceği bir durumdur...
Çok geç kalmamak için bugün, şu an kimi seviyorsanız ona sımsıkı sarılınız, sizi üzen, kızdıran kim varsa, ona konuşup niye bu şekilde davrandığını sorunuz. Çok geç kalmamak için, saklamayınız sözcükleri, çok geç kalmamak için, saklanmayınız bahanelerin arkasına ve en önemlisi, geç kalmayınız. Bir gün değil, her an gidebiliyor insan ölüme, bir gün değil, şu an bile gidebilir insan ölüme...
Hayata sarılınız, sevdiklerinize sarılınız... Vicdansız, merhametsiz olmayınız, kin tutmayınız. Hayat be bu, neyin afra tafrasındasınız ki?
Yine de olmuyor… Olmuyor işte… Niye biliyor musunuz?
Tek taraflı hiç bir şey olmuyor. Bu yüzden sizi umutsuzluğa götüren, çabalarınıza rağmen, bir arpa boyu kadar yol kat edilemeyen, her ne olursa olsun, bırakacaksınız. Çünkü hayat bir nefeslik kadar kısadır. Ve inanın hiç bir şey, sizden daha kıymetli değildir. Elbette bazen dünyanın yükünü sırtımızda sanacağız, elbette bazen daha ne kadar sabredeceğim diye soracaksınız kendinize… 
Yaşamak nedir biliyor musunuz? Bazen fırtınalı bir günde, başak tarlasında yürürken, o başakların ahenk içerisinde, fırtınaya rağmen birbirine yaslanarak, tutunarak, eğilerek, dans etmeleridir...
Yaşamak nedir biliyor musunuz? Bazen kapkaranlık bir gecede, aydınlık bir gökyüzüne bakarken, kurbağaların hep birlikte seslendirdikleri senfonidir… 
Yaşamak nedir biliyor musunuz? Bazen her şeyi kaybettiğini sandığında, mis gibi bir kahve yapıp, o kahvenin kokusu ve tadı ile sevdiklerinin hatırına, her şeye yeniden başlamaktır...
Yaşamak her şeye rağmen, meydan okumaktır, kötülüklere, vicdansızlara ve merhamet duygusunu yitirenlere… 

“Hayat geriye doğru anlaşılır, ileriye doğru yaşanır...” 
Soren Kierkegaard...
 

YORUM EKLE