Sıra garantilere nasıl geldi?

    Birkaç günden beri, çözüm bulunması halinde Kıbrıs’ta oluşacak yeni devletin Türkiye’nin de dahil olacağı başka bazı devletler tarafından garanti edilip edilemeyeceğini konuşuyoruz. Kulislerdeki kimi iddialara göre, eğer görüşmeler yeniden başlarsa üzerinde durulacak esas mesele de bu olacaktır.
    Kıbrıs Rum tarafının, görüşmelere Crans Montana’da kaldığı yerden devam etmek istediği biliniyor. “Kaldığı yer” denildiği zaman kimimizin aklına BM Genel Sekreteri tarafından müzakere masasına sunulan Guterres Belgesi geliyor. KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, bir süre önce bu belgeyi “stratejik bir anlaşmaya” dönüştürmeyi teklif etmiş; böyle bir şey olması ve ayni zamanda müzakereler için bir takvim belirlenebilmesi halinde görüşmelere yeniden başlamanın anlamlı olacağını belirtmişti. Daha dün gibi yaşanan bu tartışma sırasında tarafların Guterres Belgesi denilen belgenin ne olduğu konusunda bile mutabık kalamadıkları gözlemlenmişti.
Kıbrıs Rum tarafı, herhangi bir sorumluluk altına girmeden süreci eski şekli ile başlatmak, aldıklarını cebinde tutarken yeni tavizler peşinde koşmak istiyor. Buna karşılık Akıncı, artık daha fazla taviz verme olanağı  kalmadığını da bilerek, sonucu belli olmayan bir süreçten uzak durmaya çalışıyor. Bu arada Türkiye’den, eski sürecin tamamen bittiğine dair açıklamalar geliyor.
Demek ki, bırakın garantiler hakkında konuşmayı, sürecin yeniden başlayıp başlamayacağı veya nasıl başlayacağı konusunda bile sorunlarımız vardır. 

Neler yaşadık? 
Ama ben daha gerilere gitmek istiyorum: Türk tarafı, iki toplumlu, iki bölgeli, iki halkın siyasi eşitliğine dayanan federal bir Kıbrıs arayışında neredeydi, nereye geldi?
Gençlik yıllarımızda, çözüm için kampanyalar yaparken, saldırıları savuşturmak için iki bölgeliliğe güçlü vurgular yapar, aramıza gelecek olan Kıbrıslı Rum sayısının çok sınırlı olacağını söyler ve Türkiye’nin garantisinin devamının bizi Rumların herhangi bir saldırısından rahatlıkla koruyacağını anlatmaya çalışırdık. Zaman akıp gitti; şimdiki durumda mülkiyet sorunu bir şekilde çözümlendikten sonra Kuzey’e yerleşecek Kıbrıslı Rum sayısını kısıtlamaktan söz etmek mantıksız olmaya başladı. Cenevre ve Montana’da Kıbrıs Rum tarafının siyasi eşitliğimizin gerektirdiği adımları atmaktan kaçındığını gördük. Siyasi eşitlik konusu kabul edebileceğimiz şekilde bağlanmadan, başka bir değişle yeni devletin nasıl bir devlet olacağını bilmeden garantilerin en azından sulandırılmasını ve Kıbrıs Rum tarafına iade edilebilecek bölgeleri konuşmaya açtık.
Dünden bugüne gelirken Annan Planı gibi bir süreçten de geçtik... 
Annan Planı günlerinde “bakir doğumdan” söz ediyor; Kıbrıs’ta oluşacak yeni devletten bahsediyorduk. Şimdi bundan söz eden pek kalmadı. Sanırım bundan sonra, şimdiki Kıbrıs Cumhuriyeti’ne iltihak etmeyi konuşacağız.
Annan Planı’na ‘evet’ denilmesini savunurken, Türkiye’nin garantisinin devam edeceğini önemli bir güvence olarak vurguluyor ve Kıbrıs Türk halkının güvenlik konusunda risk almış olmayacağını belirtiyorduk. Şimdi ise garantilerin bir geçiş dönemi sonrasında kalkacağının kesin olduğundan, gerçekte bu geçiş dönemi süresinin tartışılacağından söz edenlerimiz var. 
Tarih içinde nereden nereye gelmişiz; değil mi?

Çözüm gerekli ama...
Başbakan ve CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman, 20 Temmuz mesajında, 20 Temmuz harekatının toplumlararası görüşmelerin zeminini netleştirdiğini söylemişti. Bu zemin, “iki toplumlu, iki bölgeli, iki halkın siyasi eşitliğine dayanan federal çözüm” şeklinde özetleniyor. Yukarıdaki anlatıyı izlersek, aslında biz, 20 Temmuz harekatı ile elde ettiğimiz zemini yitirmek üzeriyiz. Başbakan, çözüm arayışlarında her zaman olumlu davrananın Türk tarafı olduğunun belirtmişti. Bu olumlu davranışlar, Kıbrıs sorununu çözmeye yetmediği gibi, 20 Temmuz’da elde ettiğimiz zemini korumamıza da yardımcı olmadı. 
Bence bizim sorunumuz da, yanıt bulmamız gereken soru da işte budur: Çözüm için ne yapmalıyız? Kıbrıs Rum tarafını çözüme zorlamak için yapacak neyimiz var? Bugüne kadar, zemin kaybetmemizin ama buna karşılık çözüme ulaşamamamızın nedeni nedir?
Kıbrıs sorunu garantiler yüzünden çıkmış değildir. Kıbrıs sorununa çözüm bulunamamasının sorumlusu da garanti sisteminin devam etmesinde ısrar etmemiz olmayacaktır. Ama yine de tartışmaya ve garanti sistemini değiştirmeye razı olduk diyelim; bunun karşılığı sürdürülebilir bir çözüm olacak mı? Bu konuda ısrarlı veya iddialı olan var mı?
Son soru da şu: Garantilerin olmayacağı bir anlaşma taslağını Kıbrıs Türk seçmeninin onaylayacağını kim iddia edebilir? Yoksa bu kez KKTC halkının ‘hayır’ demesiyle sonuçlandırılmak istenen yeni bir oyun mu kurulmaktadır? 

YORUM EKLE