Kendi yanlışlarımızı da kabul ediyor muyuz?

   KKTC’nin nüfusu, eskiden İstanbul’un bir mahallesi kadardı…

   Zaman içinde iki mahalleye çıkmış da olabilir…

   Sorun değil…

   Neticede küçük bir ülke…

   Ama ülkenin küçük olması ‘devlet kurmanıza’ engel değildir…

   Kesinlikle doğru…

   İşte bu anlayış yüzünden olmalı ki; tanınmamış olsa bile Türkiye bizlere devlet kurma hakkını verdi…

   Ve tüm tepkileri göğüsleyerek bu devleti tanıyan tek ülke oldu…

   Barış Harekatı öncesindeki mücadele yıllarında olduğu gibi buraya sürekli para akıttı…

   Bizler de bu güçlü desteği arkamıza alarak ‘Benzeri görülmemiş’ bir siyasallaşma sürecine geçtik…

   Parlamentoya önceleri 30 milletvekili gönderdik…

   Yetmedi 50 yaptık…

   Başkanlık sistemi yerine parlamenter sisteme seçerek iki başlı bir yönetim şekli oluşturduk…

   Çok sayıda siyasi parti kurmayı ve aynı çizgideki insanları bölerek siyaset yapmayı ‘demokrasinin başarısı’ olarak gösterdik…

   Sonra bu siyasi partiler sivil toplum örgütlerine ve medyaya el atmaya başladı…

   Kendinden yana olmayanları parçalamak suretiyle bir avuçluk ülkede iki bine yakın dernek yaratıldı…

   Sayıştay, Ombudsman, Başbakanlık Denetleme Kurulu; üst-alt kurullar…

   Müsteşarlar, müdürler, danışmanlar, müşavirler…

   Ver Allah’ım ver…

   O kadar çılgınlıklar yaşadık ki; bir dönem 40 yaşındaki insanları 38 yıl üzerinden emekli çıkardık…

   Demokrasi işte böyle bir şey!..

   Pantolonun boyuna bakmayı akıl eden olmadı…

   Daireye veya okula giderken tıraş olmak ayıplandı…

   Devrimin ayak sesleri kabul edildi bunlar!!!

   ‘Devlet büyüyor’ masalıyla bakanlıklara bağlı daire sayıları arttıkça arttı…

   Sayılar arttıkça istihdamlar da arttı…

   İstihdamlar arttıkça bina sayıları da arttı…

   Ver Allah’ım ver…

Neler verilmedi ki?..

   Oy gelecek diye 13’üncüyü ver…

   Eşel-Mobil’i de ver…

   Fazla mesaiyi de ver…

   Elde kalan Rum mülklerini de, T izinlerini de, Z’leri de ver…

   Yolu, sokağı olmasa da kırsal kesim arsası ver…

   Adım başı lokanta, bar, meyhane, kulüp izni de ver…  

   Almak istemeyene de ver…

   “Sakla samanı gelir zamanı” diyerek vermeye devam et…

Sonuca gelelim

   Kendimize ait olmayan her şeyi verdik…

   Bu büyük bir başarı…

   Ama elde olanları korumayı düşünmedik…

   Rum’dan kalma su borularının bir kısmını 52 yıl süreyle değişmedik…

   Yine Rum’dan kalan su depolarını ‘çökünceye kadar’ kullanmaya devam ettik…

   Dere yataklarını betonlaştırarak doğaya meydan okuduk…

   Hastanelerimizi, okullarımızı çağdaş seviyeye getirmedik…

   Uzun yıllar suyu bedava vermek suretiyle tüm kaynakları kurutma başarısı gösterdik…

   Özetle; bugün yaşadıklarımızın temelinde kendi yanlışlarımızın olduğunu kabul edelim… 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Sinan
Sinan - 1 ay Önce

Bugüne kadar KKTCdeki yapmış olduğumuz yanlışları kabul etmiş olsaydık KKTCyi bugünkü vahim Haline getirmiş olmazdık !

Öz
Öz - 1 ay Önce

Bizim en büyük yanlığımız , dünyanın merkezinin burası olduğunu sanmak olmuştur. Kıbrısı aldık denmektedir mesela. Hatta niye hepsi alınmadı diye serzeniişte bulunanlarher geçen gün artmakta. Kıbrısı aldık o zaman ganimet helaldir diyeher şeyi yağmaladı. Topraklar yetkin hukukçuların mütaalarına rağme. koçanlandı. Denktaşın biten iki dönemlik görev süresini uzatmak adına KKTC kurduruldu. Netice? KKTC tanınması yasaklandı. Dünya biizi Türkiye’nin kontrolünde bir alt yönetim olarak kabul etti. Ambargolar yürürlüğe girdi. Alt yönetim olarak üst yönetimin nüfus politikalarını uygulamaya koyarak nüfus sayısı bilinmeyecek hale getirildi. Demokratik irade yok edildi Yönetim elçi ile sözde koordinasyon ve stratejik işbirliği adıyla talimatlar ile yürütülen bir hale getirildi. Neticede alt yönetim, üst yönetim ile tam bir entegrasyon aşamasına gelindi. Burada sorumlu olanlar kimler? Biz yani alt yönetim mi ülkeyi bu hale getiren? Anayasa, siyasi partiler ve seçim yasalarını, parlamenter sistemi bize dikte ettiren alt yönetim mi? Burada ne varsa orada da olacak sözünü kimin söylediğini bilmeyen mi var?

banner582

banner608

banner628

banner473