Agavenin son fısıltısı

Bu gece on dört, on beş veya on altı yılda bir çiçek açan bir bitkinin çiçeğini yakıyorum şöminede.
 
Koltuğum, güneşin uzaktan akrabası olan ateşe yakın, bacaklarım sıcak.
 
Bitkinin adı agave. Bir diğer adı sabır otu. Herhâlde, bu, bir bitkiye verilmiş en alakasız isim olmalı çünkü agaveden daha az ota benzeyen bir bitki düşünemiyorum.
 
Agave çiçek açtıktan sonra... Hayatı boyunca bir tek çiçek açıyor... Ölüyor.
 
Çiçeği ağaç büyüklüğünde. Gövdesinin ucundaki dallarda tohum dolu, göz şeklinde iri keseler var. Gel zaman git zaman keseler açılıyor ve tohumlar havaya ve toprağa karışıyor. Nerede, ne sen bilebilirsin ne de bitki.
 
Çiçek uzun zaman anasının kurumuş yaprakları üstünde, rüzgâra, güneşe, yağmura, polenlerine gelen yarasalar, sinek ve böceklere açık, öylece duruyor. Ta ki rüzgâr ite ite onu bir gün bir yere veya yakınındaki bir ağacın üzerine düşürünceye kadar.
 
Hiç dokunmasan, bıraksan olduğu yerde çürüyecek. O hâlde de ondan yararlanan börtü böcek var. Doğa hiçbir şeyi israf etmez.
 
Bahçede iki tane vardı kuru agave. Haftada birkaç gün gelen bahçıvana kestirttim, bu gece de yakıyorum. Ele alındığında, odunu tarih öncesi çağlardan kalan toprak çömlekler gibi, göründüğünden daha hafif, çabuk yanıyor ve fazla ısı da vermiyor.  
 
Bunları düşünürken, gündüz bahçede badem ağacının altında Yunan romancı Nikos Kazancakis’in (1883-1952) bir sözünü hatırladığım aklımdan geçiyor:
 
“Badem ağacına dedim ki: ‘Bana Tanrı’dan bahset.’ Ve badem ağacı çiçek açtı.”
 
Pablo Neruda (1904-1973) da “Sana ilkbaharın kiraz ağaçlarına yaptığını yapmak istiyorum,” diye yazmıştı âşık olduğu bir kadına bir şiirinde, belki bütün kadınlara.
 
Kışla ilkbaharın aynı yatağı paylaştığı günlerde çiçek açan badem, çiçekten yaprağa geçmeye başlamıştı. Dallarının arasından arı vızıltıları geliyordu.
 
Bir de şunları söylemişti Kazancakis, sanki bu kıyamet arifesi günlerin geleceğini biliyormuş gibi:
 
“Her kişinin kendine ait bir çemberi vardır. Bu çember ağaçlardan, hayvanlardan, insanlardan, fikirlerden meydana gelir ve kişinin görevi bunları kurtarmaktır. Bu görev başkasına değil sadece ona aittir. Eğer kurtaramazsa, o da kurtarılamaz.”
 
Kazancakis, Almanya’nın Freiburg kentinde kanser tedavisi görürken öldü.
 
Son günlerinde boşa harcadığı zamanlar için pişmanlık duymuş. Eşinin anlattığına göre romanını bitirmek için sokağa çıkıp önüne gelenden zaman dilenmeyi düşündüğünü söylemiş, “ondan beş gün, bundan bir gün, ta ki kitabımı bitirecek zamanı toplayıncaya kadar.”
 
Ölünce cenazesi doğduğu yer olan Girit’e götürülmüş, ama kilise Hristiyan mezarlığına gömülmesine izin vermemiş. Onu  Heraklion kentinin Hanya Kapısı’na yakın bir duvarına gömmüşler.
 
Mezar taşında, kendi el yazısıyla şunlar yazılı: "Hiçbir şey için ümit beslemiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm.”
 
****
 
Nereden nereye...
 
Agavenin yanarken çıkardığı ses son fısıltısıdır, onu dinliyorum ve yaşayıp ölmek için bahçemi seçtiği için ruhuna, var veya yok, teşekkür yolluyorum. 

YORUM EKLE