Diyalog Gazetesi
2026-08-16 01:58:35

Akademik kariyerimin tanıklığında Türkiye’nin Avrupa Birliği macerası

Mustafa ERDOĞAN

16 Ağustos 2026, 01:58

Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olarak başlayan Avrupa Birliği ile ilişkisinin 70 yıla yaklaşan bir tarihi var. Malum, 1957 yılında Roma Antlaşması’yla kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na Türkiye 1959 Temmuz’unda ‘’ortak üye’’ (associate member) olmak için başvurmuş, izleyen sürecin sonunda AET ile Türkiye arasında Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşması imzalanmış ve bu Antlaşma 1964 Aralık’ında yürürlüğe girmişti.

Bu sürecin daha sonraki önemli aşamaları da malum: Nisan 1987 AET’ye tam üyelik başvurusu, 1995 Gümrük Birliği Antlaşması ve nihayet Aralık 1999’da Türkiye’nin tam üye adaylığının onaylanması. (Bu arada, 1987’deki AET’ye tam üyelik başvurusuna paralel olarak Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin öngördüğü bireysel başvuru hakkını, ardından 1990 yılında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini tanımıştı.)

Türkiye’nin Avrupa Birliği rotasıyla ben de akademik olarak ilk defa Ankara Üniversitesi’ndeki yüksek lisans ve Doktora öğrenimim sırasında tanıştım. Mezunu olduğum Ankara Hukuk Fakültesi’nde Doktora yapmak istiyor, fakat lisans öğrenciliğim sırasında 3 seminer yapmış olma şartını karşılamadığım için o zamanki mevzuat gereği önce yüksek lisans yapmam gerekiyordu. Bu yüzden 1981 Ekim’inde, Hukuk Fakültesinde yeni açılmış olan ‘’Avrupa Ekonomik Topluluğu Rekabet Hukuku’’ yüksek lisans programına kaydoldum.

Program resmen tez yazma zorunluluğu getirmiyordu ama bir seminer ödevi hazırlamayı gerektiriyordu. Ben de 1981-1982 akademik yılı içinde hem dersleri tamamladım hem de (1982 yazında) başlıbaşına bir tez sayılabilecek ağırlıkta bir seminer ödevi yaptım, hemen ardından 1982 Ekim sonunda Doktoraya kaydoldum. Benim tez gibi gördüğüm seminer ödevimin konusu Roma Antlaşması’nın 177. maddesinde öngörülen (ve o zamanki idare hukukumuzdaki ‘’yorum davası’’na benzeyen) ön karar (preliminary ruling) prosedürü idi.

Tabiî o zamanlar Türkçede -değil bu spesifik konu hakkında- genel olarak AET hukuku hakkında da neredeyse hiç kaynak yoktu. Ama bir avantajım yüksek lisansta AET Rekabet Hukuku dersini kendisinden aldığımız hocamız Doç. Dr. Nurkut İnan’ın Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın rekabet hukukuyla ilgili içtihatlarının İngilizce metinlerini bize dağıtıyor ve derse onları okuyarak hazırlanmamızı istiyor olmasıydı. (Türkçe kaynak yokluğundan dolayı başka türlüsü zaten mümkün değildi). Onun dışında, o zamanlar Gaziosmanpaşa’da bulunan AET bürosunun kitaplığından da yararlanabiliyordum. Ayrıca bir tanıdık aracılığıyla AET hukuku hakkında birkaç İngilizce kitabı Almanya’dan getirtmiştim.

Daha sonra, Hukuk Fakültesi’nde Doktora öğrencisi iken Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalında araştırma görevliliği sınavını kazandım (1983) ve Adalet Bakanlığının muvafakat vermesinin gecikmesi yüzünden göreve ancak 1985 Mayısında başlayabildim. İşte o dönemde yüksek lisans ‘’tezi’’min bir yan ürünü olarak 1985-86 kışında kaleme aldığım ‘’Avrupa Ekonomik Topluluğu Hukukunda Dolaysız Etki İlkesi’’ başlıklı makalem Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi’nde yayımlandı (1986). Bu benim ikinci akademik makalemdi (‘’Safahat’ın Temalarından Biri: İslâmî Modernleşme Görüşü’’ konulu ilk akademik makalem 1985 yılında bir ortak kitapta yayımlanmıştı).

Zamanla anayasa hukuku ve siyaset teorisinde yoğunlaşınca Avrupa Birliği konusuna akademik ilgim de azaldı. Yine de, Türkiye’nin Nisan1987’deki AET’ye tam üyelik başvurusunun hemen ardından Malatya’daki İnönü Üniversitesi’nde yapılan bir panelde, AET ile muhtemel bir bütünleşmesi durumunda Türkiye’nin iç hukukunda yapması gereken veya yapmak zorunda olacağı değişiklikler hakkında bir projeksiyon geliştiren bir konuşma yaptım ve bunu aynı yıl Yeni Forum dergisinde yayımladım.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin tam üye adayı olarak resmen kabul edilmesinden (1999) sonra da konuyla ilgili en az iki tane perspektif yazısı da kaleme aldım (‘’Avrupa, Avrupa Birliği ve Türkiye’’, 2005 ve ‘’Avrupa Birliği Perspektifi’’, 2005). Ve beklenebileceği gibi, 2003’ten itibaren iç siyasetin ana gündem maddesi haline gelen AB’ye uyum reformlarını da (AB’nin gitgide belirginleşen bürokratik-merkeziyetçi ve aşırı düzenlemeci yönelimi hakkındaki rezervlerime rağmen) destekleyen gazete yazıları kaleme aldım, konuşmalar yaptım.

Sonuçta Türkiye’nin bugün geldiği nokta maalesef genel demokratik performansı bakımından olduğu gibi Avrupa Birliği perspektifi bakımından da fevkalâde ümit kırıcıdır. Türkiye siyasî medenîliğin asgarî standartları sayılabilecek olan ‘’Kopenhag Kriterleri’’ni karşılama yolunda epeyce mesafe aldıktan sonra, şaşırtıcı bir şekilde, önce yavaş adımlarla, 2016 darbe girişiminin bastırılmasından sonra ise hızlı ve kararlı adımlarla AB’ye uyum sürecini tersine çevirdi. AKP-MHP ikilisi hukuktan, adaletten, demokrasiden ve dolayısıyla medenileşmeden tamamen caydı. Bugünkü Türkiye’nin manzarası, maalesef, medenî bir sosyo-politik sistemin manzarası olmaktan çok uzaktır.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.