Malum, 1980’lerin sonları ve 1990’ların başları totaliter-sosyalist Sovyet sisteminin ve Doğu Avrupa’daki uydu rejimlerin çöküş yıllarıydı. İşte bu büyük fiyaskonun ardından ben de konuyla ilgili iki yazı yazmıştım. Bunların ilki sosyalizmin çöküşünün anlamını belirlemeye ve ona bir gelecek perspektifi çizmeye çalışıyor, ikincisi ise daha 1944 yılında Kölelik Yolu adlı eseriyle faşist ve sosyalist totaliterliğin tehlikelerine ve merkezî-planlamacı iktisadî sistemlerin çökmeye mahkûm olduklarına dikkat çekmiş olan Friedrich A. Hayek’in (1899-1992) hakkını teslim ediyordu.
Bu yazıların ilkinin başlığı ‘’Reel Sosyalizmin Bunalımı Üstüne Serbest Çağrışımlar’’ (1990), ikincisininki ise ‘’Hayek: Tarihin Doğruladığı Adam’’ (1992) idi. İlk makalede Sovyet rejimi ve uydularının çökmesi karşısında Batı dünyasında ve Türkiye’deki sosyalistlerin tepkilerini ele alıp değerlendirmiştim. İlk tepki sosyalizmin başarısız olduğunu kategorik olarak reddetmek ve Sovyetik rejimlerin çöküşünün suçunu ‘’emperyalizm’’e yüklemek şeklindeydi.
İkinci ve daha yaygın olarak, Sovyetlerin ve uydularının çöküşünün sosyalist-komünist teoriye bağlanamayacağını, çökenin sosyalizm değil ‘’reel’’ sosyalizm olduğunu ileri süren, başka bir deyişle Sovyet tecrübesinin sosyalizmin ‘’kitabına uymadığı’’nı düşünenler var. Sovyet deneyiminin başarısızlığının genelleştirilemeyeceğini savunan bu grup ümitsiz vakaydı (ki bugün de halâ öyledir) ve aslında ilk gruptakilerden özde farklı değildir. Nitekim şimdilerde canlanmış görünen yeni sosyalist deney heveslerinin arkasında yatan da bu inançtır.
Daha ziyade akademyada etkili olan üçüncü tür tepki ise genç Marx’ın ‘’humanistik’’ öğretilerinden ilham alan bir eleştirel sosyal bilim arayışına yoğunlaşmak olabilirdi. Yani Marksizm politik bir proje olmaktan çıkarak sosyal bilim ve felsefe düzlemine kayabilirdi. Öyle görünüyor ki, Marksizmin asıl yaşayabilirliği onun siyasal bir proje olmaktan çok sosyal-bilimsel bir paradigma veya araştırma program olabilme becerisine bağlıdır. Bu arada, Marksist öğretinin insanlığa belki de en sahici katkısı, iktisadî alt yapının- siyasal örgütlenmede -mutlak belirleyiciliği değilse de- göz önünde tutulması zorunlu bir faktör olduğunun anlaşılmasını kolaylaştırmış olmasıdır.
‘’Hayek: Tarihin Doğruladığı Adam’’ başlıklı makaleye gelince, onun asıl yazılma nedeni 1992 Martında Hayek’in vefat etmesiydi ama bir tesadüf eseri olarak bu üzücü olay tam da totaliter sosyalizmin çöküşünün hemen ertesine rast gelmişti. F. A. Hayek, Ludwig von Mises’le birlikte klasik liberal düşünce geleneğinin 20. yüzyıldaki iki büyük temsilcisinden biriydi. Kendisi iktisatta Nobel Ödülü (1974) kazanmış olmasının da etkisiyle, her ne kadar esas olarak iktisatçı kimliğiyle tanınıyorsa da, bundan da önce ve sanırım daha da önemli olarak, Hayek özgün bir toplum ve siyaset düşünürü ve hukuk teorisyeni idi.
Söz konusu yazımın başlığında yer alan ‘’tarihin doğruladığı adam’’ ibaresinin manidar olduğunu anlamak zor olmasa gerektir. Bunu o yazıda şöyle açıklamıştım:
‘’(Hayek) daha sağlığında ömrünce savunduğu fikirlerin doğrulandığını ve onyıllar boyunca süren uyarılarının haklı çıktığını görebilmiştir. Hayek yarım asrı aşkın bir süredir ısrarla merkezî-planlamacı kolektivist sistemlerin hem iktisadî başarısızlığa mahkûm ollduklarını söylüyor, hem de özgürlüğü yok edecekleri uyarısında bulunuyordu. Yüzyılımızın en büyük [siyasal] hastalıklarından birinin uygarlığımızı tehdit eden kolektivizm saplantısı olduğunu hatırlatıyor, onun bir ’ilkellik çağrısı’ olduğunu haykırıyordu. Hayek vaktiyle komünist ve faşist totaliterizmin tanrılarına karşı, etrafını kuşatmış olan ‘entelektüel kirlenme’nin baskısına rağmen, yılmadan Prometevari bir mücadele vermiştir.’’
Yazıda Hayek’in etrafını kuşatmış olduğunu belirttiğim ‘’entelektüel kirlenme’’yle ne kastettiğimin ayrıntısını merak edenler daha sonra yazdığım ‘’Hayek Kölelik Yolu’nda Ne Söylemişti?’’ (https://erdoganmustafa.org/hayek-kolelik-yolunda-ne-soylemisti/2020) başlıklı makaleme bakabilirler. Yine de burada sadece şu kadarını söyleyebilirim: Solun bu esere tepkisi o kadar akıl dışı olmuştu ki, o zamanlar ünlü bir solcu akademisyen (Herman Finer) Hayek’i çok sert biçimde eleştirdiği kitabına Kölelik Yolu’na nazire olarak Gericilik Yolu (1945) adını koymuştu.
Evet, ‘’tarihin doğruladığı Hayek’’ bugüne sadece liberal sosyal teorisyenlere değil, bunu idrak edebilecek donanıma sahip olan açık-görüşlü bağımsız araştırmacılara da ilham kaynağı olabilecek muazzam bir külliyat bırakmıştır.