Diyalog Gazetesi
2026-06-28 09:22:26

Devlet ele geçer mi?

Mustafa ERDOĞAN

28 Haziran 2026, 09:22

Aşağıdaki yazı 30 Ağustos 2004’te Tercüman gazetesinde yayımlanmıştır:

Malûm, Türkiye’de devletin en çok ürker göründüğü şey, vatandaşlar tarafından “ele geçirilmesi” ihtimalidir. “En büyük düşmanımız halktır” diyen “büyük devlet adamımız”dan beri bu böyle. Sistem baştan beri buna göre cihazlanmıştır ve demokrasinin Devlet surlarında “gedik açması”na meydan vermemek için on yıllardır –hem fizikî hem de ideolojik anlamda- amansız bir gayret gösteriyor.

Günümüz siyaset teorisyenlerinden, London School of Economics’te öğretim üyesi Kenneth Minogue bir kitabında şöyle diyor: “Partiler seçimleri kazanmak ister, fakat bu ‘devlet gücünün ele geçirilmesi’ demek değildir. Aslında, gerçekleşen şey devletin onları ele geçirmesidir.” (Siyaset ve Despotizm, 2002, s. 90).

Ne kadar ufuk açıcı bir tespit, özellikle de söz konusu olan Türkiye olduğunda!...

Geçmişe doğru şöyle bir bakınız: Gerçekten de, bunca demokrasi çabamıza, yaptığımız seçimlere, kurduğumuz kurumlara, son yıllarda iyi-kötü baş gösteren “sivil toplum”a rağmen, çok şükür ki (!) devlet vatandaşların eline geçmemiştir. Ama sanılmasın ki, bu sonuç tek başına “Devlet”in himmetiyle sağlanmıştır; toplum olarak bizim de –özellikle partilerimiz aracılığıyla- bu davaya epeyce katkımız olmuş.

Devlet hakikaten toplum tarafından ele geçirilmemek için canla-başla çabalamış ve bugün AB eşiğinde olmamıza rağmen halâ da çabalamaya devam ediyor. Nasıl mı?... Her şeyden önce, sözde kendisini sınırlayacak olan “anayasa”sını da Devlet kendisi yaparak. Başlangıçtaki haliyle anayasa, gerçekten de, halkı devletten uzak tutma amacı için tam biçilmiş bir kaftan gibiydi. Gerçi, iyi-kötü var olan demokratik mekanizmalar sayesinde bugüne kadar şurasında burasında bazı gedikler açtıysak da, anayasa halâ halka değil devlete “çalışma”ya devam ediyor. Baksanıza, Cumhurbaşkanımız, anayasanın bu amacına uygun “çalışan” unsurlarını her seferinde ne de güzel arayıp buluyor.

Öte yandan, devletin varlığının zaten anayasadan –ve hukuktan- bağımsız olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Bu sayede, Devlet kendisini öyle bir kurumlaştırmış ki, tastamam muhkem bir kale haline gelmiş. Anlayacağınız, anayasada gözden kaçmış gedikler olsa bile, Devletin kendisini vatandaşlardan koruyacak sadık bekçileri var: silahlı kuvvetler, yüksek yargı, cumhurbaşkanı, üniversite, hatta işbirlikçi kapitalistler ve onların medyası gibi. Böylesine muhtelif güçlerle tahkim edilmiş bir devleti toplum zaten istese bile ele geçiremez.

Toplum “istese bile” dedim; evet, toplum olarak biz devleti “ele geçirme”yi sahiden istiyor muyuz? Ben pek emin değilim. Çünkü, bir kere, toplumun da devleti kendisinin bir aygıtı –veya hizmetkârı- olarak değil, tam tersine efendisi olarak görüyor. “Efendi”ye ise olsa olsa itaat edilir; onun karşısında hak iddia etmek kimin haddine? Bu efendi öyle az boz bir şey de değil, o bir tür yeryüzü Tanrısı. Üstelik iş sadece onun tanrılık taslamasıyla bitmiyor, toplum olarak biz de bu iddiayı açıkça veya zımnen kabul etmiş, içselleştirmiş, desteklemişiz. Nitekim, devletten ne kadar haksızlık-hukuksuzluk sadır olursa olsun, biz eninde sonunda bunların hepsinin suçunu onun adına hareket edenlere –hükümete, memurlara vs.- yüklüyor ve böylece her seferinde Devletin masumiyetini ve “yüce”liğini kurtarmış oluyoruz.

Sonra, “bizim adımıza” hareket eden siyasî partilerimize bakalım. Bunlar gerçekte ne kadar “bizim” acaba?... Hepsi de Anayasanın ve siyasî partiler kanununun kendilerine biçtiği tek-tip elbiseyi giymek zorunda değil mi? Hele devlet yardımı almaya başladıktan, özellikle de hükûmet olduktan sonra bunların hepsi de kendilerini az veya çok devletleştirmiyorlar mı? İktidar partileri devletten nemalanmaya başladıktan sonra, daha önce halka verdikleri sözlerin en sahici olanlarını unutmuyor, halktan gitgide uzaklaşmıyorlar mı? Daha önceleri devlete karşı mesafeli durup halkın özgürlük ve adalet taleplerine duyarlı davrananlar bile, sözde iktidar olduktan sonra yapıp ettikleri ve söyledikleriyle “Devlet efsanesi”nin yeniden üretilmesine katkıda bulunmuyor, devletçi söylemi güçlendirmiyorlar mı?...

Hem sonra, siyasî partilerimiz böyle yapmak istemeseler ve “halkın ajanı” olma iradesini korumaya çalışsalar bile, Devlete ne kadar söz geçirebilirler ki?...

Hasılı, nedenleri farklı olabilir, ama sonuçta –Minogue’un dediği gibi- seçim kazanan partiler devleti ele geçirmiyor, devlet onları ele geçiriyor. Böylece onlar, devletin hem rant dağıtım kanalları hem de, Gramsci’yi andıran bir dille söylersek, “ideolojik aygıtları” haline geliyorlar. Her iki durum da son tahlilde kurulu düzeni tahkim etmeye yarıyor.

Yorumlar (1)

Mustafa kucukaslan 13 Saat Önce

Hocam kaleminize sağlık Erdoğan da değiştirecek ti Atatürk cumhuriyeti değiştirmek isteyenleri ya uçkur la yada parayla bunları parayla yakaladı ve sizin yazınızda belirtilen gibi boynuna ipi geçirdi bize paraya ve uçkuruna düşkün olmayan arıyoruz saygılar

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.