Yazarının bir facebook paylaşımından aldığım aşağıdaki metinde ünlü siyasal iktisatçı ve iktisat tarihi uzmanı Robert Higgs özgürlükçü anarşizm istikametindeki düşünsel (ve duygusal) dönüşümünün kısa bir hikâyesini anlatıyor:
‘’Ben bir anarşist olarak doğmuş değilim. Benim zamanımdaki ve çevremdeki herkes gibi ben de devletçiliğin hakim olduğu ve onun varlığının ve faaliyetlerinin (elbette kutsal savaşları dahil) hepsi değilse de çoğunun sorgulanmaksızın kabul edildiği bir kültürde doğdum. Daha sonra da birdendire ışığı görmemi sağlayan kişisel veya yazılı bir karşılaşma yüzünden de bir anarşist olmadım. Aziz Pavlus’un Şam yolculuğu gibi bir deneyimim de olmadı. İnançlarımda köklü bir değişiklik veya dönüm noktası niteliğinde bir tecrübe de yaşamadım. Aksine, böyle bir ideolojiyi benimsemem meslekdaşlarımın, arkadaşlarımın ve akrabalarımın beni aşırılıkçı bir çılgın olarak görmelerine yol açacağını çok iyi biliyordum, onun için anarşizm bana neredeyse kendi irademe rağmen geldi. Bunun yanında, iyi eğitimli bir sosyal bilimci olarak, anarşizmin gerek istenirliğine gerek gerçekleştirilebilirliğine yönelik çeşitli itirazlara da aşinaydım.
Bununla beraber, sonunda 25 veya 30 yıl önce seyahatimi tamamlayarak yavaş yavaş yeni ideolojim olarak anarşizme sorunsuz bir geçiş yaptım ama bu sonuç doktrinin önde gelen açıklamalarını ikna edici bulduğum için gerçekleşmedi. Rothbard’ın ‘’For a New Liberty’’sini ve Friedman’ın ‘’The Machinery of Freedom’’ını okumuştum ama hiç biri beni bu ideolojik sıçramayı yapmaya ikna etmemişti. Okuduğum benzer eserler de öyle. Şüphesiz, devletlerin yapmamaları gereken birçok faaliyeti yaptıklarının ve yapılması istenebilecek birçoğunu da kötü yaptıklarının farkındaydım; nihayetinde iktisat tarihi ve siyasal iktisat benim araştırma ve öğretim konularımdı. Fakat benim devletlerin aslında hiç var olmamaları gerektiği sonucuna varmak için daha güçlü bir nedene ihtiyacım vardı.
Sonunda eşiği geçmemi sağlayan şeyin devletsiz bir toplumsal düzenin işleyişinden doğan veya günün birinde doğabilecek olan başarılarla pek ilgisi yoktu. Devletsizliğin bana cazip gelmesinden daha çok, ben devletten tiksiniyordum. Devletle ilgilenmek, onu araştırmak, onun hakkında yazmak ve devlete ilişkin tavsiye vermekle ve devletlerin gerçekte neleri ve nasıl yaptıkları hakkında gitgide daha fazla bilgi edinmekle geçen onlarca yıldan sonra; onların kendilerini kokuşmuş bahanelerle sözde haklılaştırmalarından, yapmakta oldukları şeylere ve onları nasıl yaptıklarına ilişkin iddialarındaki düpedüz sahtekârlıklarından, siyasî liderlerin ve onların memurlarının kendi kontrolleri altındaki insanlara onlar sanki yeniden şekillendirilecek ve devletin satranç tahtasında oraya buraya sürülecek heykelciklerden başka bir şey değillermiş gibi muamele edişlerindeki utanmazlık ve yüzsüzlükten büsbütün iğrendim. Özellikle de, siyasî liderler ve memurlarının ülke dışında milyonlarca masum insanı boğazlamaları ve kendi insanlarının milyonlarcasının da hayatlarını hiç bir haklı neden olmaksızın mahvetmelerindeki çelik bakışlı psikotik kayıtsızlıklarından iğrendim.
Evet, devlet faaliyetlerinin görünürdeki hedeflerinin niçin genellikle gerçekleştirilemediğini anlamaya başladım, ama daha önemlisi görünürdeki amaçların genellikle devlet liderleri ile onların baş destekçi ve dalkavuklarının göz boyamalarından ibaret olduklarını da anladım. Bu ise hemen hemen bütün örneklerde devletin kayırdığı kişilere muazzam büyüklükteki gelir ve zenginlik transferi yapılması ve devletin kutsal iç halkası dışında kalan hemen hemen herkese bundan zevk alarak zorbalık yapılması demektir. Devlet denen lağım çukurunun bahsini tekrar tekrar açmış ve onun pis kokusunu almış biri olarak, onunla artık hiçbir ilgim olmasını istemiyordum ve benim ona olan bağlılığım artık kesin olarak kaybolmuştu.’’ (16 Nisan 2026)