Devlet tapınması ve bekâ sorunu

Türk kültürünün neredeyse ayırt edici özelliğidir devlete tapınmak. Sözümona ‘’bekâ’’ kaygısının bizim siyasî gündemimizden hiç düşmemesinin ana nedeni budur. Bunun da arkasında, Türkiye’de devlet-toplum ilişkilerine ‘’hikmet-i hükümet’’çi bakışın hâkim olması yatmaktadır.

Devlete tapınmak 16. yüzyıldan itibaren modern devletin ortaya çıkışıyla yakından bağlantılıdır. Bunu derken, elbette, modernliğin doğum yeri olan Avrupa’da insanların fiilen devlete taptıklarını kast etmiyorum. Anlatmak istediğim, modern devletin Avrupa’da doğmasıyla başlayan gelişmeler sonucunda, devletin kendi hayatları üzerinde kurduğu kapsamlı kontrolün insanlar tarafından içselleştirilmiş olduğu ve bu kapsamlı kontrolün tanrısallığı çağrıştırdığıdır.  Buna karşılık Türkiye’de –ve muhtemelen başka bazı Doğu toplumlarında da devlete nerdeyse fiilen tapınmak sözkonusudur.  

Bu vesileyle bir ara not olarak belirtmeliyim ki, aslında ‘’modern devlet’’ ibaresindeki ‘’modern’’ sıfatı zâittir; çünkü, bildiğimiz anlamda devlet zaten modernliğin bir ürünüdür. Sınırları belli bir coğrafi alanda toplum hayatının her alanına nüfuz etmiş, bireysel hayatları kontrol eden, cebir kullanımını tekeline alarak sistematize etmiş, merkezî bir güç organizasyonu olarak devlet modernlik öncesi dönemlerde bilinen bir şey değildi. Kısaca, adeta bir tanrıdır modern devlet. 

Nitekim, Alman hukukçu ve siyaset teorisyeni Carl Schmitt de vaktiyle ''modern devlet teorisinin bütün önemli kavramlarının dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramları olduğu''nu yazmıştı. Öyle olduğunun iyi bir kanıtı, Jean Bodin’den başlayarak modern düşünürlerin ‘’egemenlik’’i kavramsallaştırma şeklidir. Bu kavramsal dünyada ‘’egemenlik’’ neredeyse Tanrı’nın ‘’kâdir-i mutlak’’ olmasına karşılık gelmektedir. Nasıl ki Tanrı’nın her şeye gücü yeter; aynı şekilde devletin de gücünün yetmediği, elinin uzanmadığı bir hayat alanı yoktur günümüzde. Sadece bu da değil, devlet de Tanrı gibi her şeyi görür, duyar, bilir. O da ‘’âlim-i küll’’dür yani. 

Hikmet-i hükümet felsefesi de zaten ancak böyle bir ‘’teolojik’’ arkaplan üstünde vücut bulabilirdi. Gerçekten de devlet-toplum ilişkisine bu şekilde devlet merkezli bakış modernliğe özgü bir olgudur. Tarihçi J. M. Roberts’ın ‘’Avrupa Tarihi’’ kitabında hatırlattığı gibi, ‘’egemen devletin çıkarları’’nın siyasetin yegâne belirleyicisi haline geldiği ‘’hükmet-i hükümet çağı’’ 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da ortaya çıkmıştır.  Bu anlayışa göre, siyasete yön vermesi gereken münhasıran ‘’devletin çıkarları’’dır ve bu çıkarların başında da devletin her ne pahasına olursa olsun kendisini idame ettirmesi gelmektedir. Bizdeki jargonla söylersek, ‘’devletin âlî menfaatleri’’nin ilk sırasında da onun ‘’bekâsı’’ gelmektedir.

Kaderin cilvesine bakınız ki, ‘’hikmeti hükümet’’ Avrupa’da doğdu ama en güçlü temsilcisini bizde buldu. Bizde bu süreç aslında Tanzimat’la başladı. Tanzimat, evet Türkiye’nin anayasal-hukukî modernleşmesinin de başlangıcıdır, ama bu arada ‘’devletin bekâsı’’ kaygısını kamu politikasının ana belirleyicisi haline getiren de yine Tanzimattır. Şu var ki, daha sonraki travmaların da etkisiyle Türkiye’de bu bekâ kaygısı zamanla iyice çığırından çıkmış ve sapkınlığa dönüşmüştür. 

Gerçekten de, Türkiye’de devlet-toplum ilişkisi marazî bir hal almıştır. Nitekim, olması gerekenin aksine, Türkiye’de devlet toplumun bir aygıtı veya aracı olmaktan çıkmış ve tam tersine toplum varlığını devlete borçlu olan sunî bir varlık olarak algılanır olmuştur.  Ayrıca, devletle toplum arasındaki ilişki, tepesinde ‘’Devlet’’in yer aldığı hiyerarşik bir ilişkiye dönüşmektedir. Bu kavramsal altüst oluş da ‘’devletin bekâsı’’ veya ‘’devletin âlî menfaatleri’’ söylemini yurttaşların haklarını ve meşru çıkarlarını geçersiz kılmanın gerekçesi yapmaktadır. 

Şimdi (yeni bir) mesele şu ki, eskiden ‘’hikmet-i hükümet’’in sözcüsü doğal olarak bürokrasi idi; bürokrasi bu kavrama sığınarak, halkın çıkarlarını temsil etme iddiasındaki seçilmişlere ‘’devletin âlî menfaatleri’’ diye uydurduğu şeyleri dayatırdı. Tuhaf olan şu ki, bugün halkın seçtiği en tepedeki siyasetçi bu devletçi rolü bürokrasiden çalmaya çalışıyor. Artık cumhurun başı bile cumhuru ‘’Devletin bekâsı’’ sopasıyla te’dip etme çabasında. 

YORUM EKLE