Yazının başlığı CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in partisinin geçen Kasım’da yapılan Kurultayındaki konuşmasından mülhemdir: ‘’Elde edilen gelir adaletle bölüşülecek’.” Bu yazıda Sayın Özel’in bu sloganvari cümlesinin anlamı ve delâletleri üstünde durmak istiyorum.
Söylemeye belki gerek yok ama yine de şunu belirteyim: Bu cümlede ‘’adaletle bölüşüleceği’ söylenen, ‘’ülkenin (varsayılan) geliri’’dir. Fakat kolektivist kavramlarla düşünmeye o kadar alışmışız ki, ‘’ülkenin’’ veya ‘’milletin’’ geliri diye monolitik ve homojen bir bütünün gerçekte var olmadığı, ‘’elde edilen gelir’’ denen şeyin aslında milyonlarca farklı kişi ve grupların kazanmış oldukları büyüklü-küçüklü gelirlerin hayalî bir sayısal toplamından başka bir şey olmadığı hiç kimsenin aklına gelmiyor.
Onun için, ‘’adaletle bölüşme’’ denen şey aslında bazı kişilerin üretmiş oldukları değerlerin (gelir veya zenginliğin) devlet eliyle (yani zor kullanılarak) ve siyasî irade tarafından politik saiklerle (keyfî olarak) belirlenen başka bazı kişi veya gruplara yeniden dağıtılmasıdır.
Oysa -ki bu akla gelmeyen ikinci bir husustur- bu hayalî toplama dahil edilen farklı öznelere ait meblağların her birinin ayrı birer tarihi (kimliği ve hikâyesi) vardır. Yani aslında ne masada adeta Tanrı-vergisi gibi hazır bulunan ve dağıtılmayı bekleyen bir meblağ (pasta) vardır, ne de onu kendi adalet anlayışına göre dağıtmaya ahlâken hakkı olan bir özne veya irade.
‘’Toplumun geliri’’ olduğunu tasavvur ettiği fiktif toplamın ‘’adaletle bölüşülmesi’’ni öngören zihinsel tutumun arkasında yanlış bir düşünce, toplumun kolektif kimliği sahip ortak bir girişim (joint venture) olduğu düşüncesi yatmaktadır. Oysa, ‘’medenî’’ toplum bütün üyelerini yararlandıran bir iş birliği sistemi oluşturmakla beraber, her şeyin beraberce üretilip beraberce tüketildiği bir aile veya kabile değildir. Toplum keza bir şirket veya işletme de değildir; toplum çok sayıda birey ve grubun iş birliği etkileşimlerinden oluşan çoğulcu ve karmaşık bir ilişki ağları sistemidir.
Kısaca, bu yeniden-dağıtımcı perspektif insanlar arası ilişkilerin gönüllülük, sözleşme ve rıza temelinde yürümesini öngören bildik adalet anlayışına dayanmadığına göre, ‘’elde edilen gelir adaletle bölüşülecek’’ diyenler hangi ‘’adalet’’ anlayışını benimsemiş olabilirler?... Aslında cevabı herkes biliyor: ‘’sosyal adalet’’ anlayışını, daha doğrusu ideolojisini…
Norman Barry’nin vaktiyle formüle ettiği gibi, ‘’soyut, gayrışahsî kurallara dayalı bir düzenin referansı adalet, ortak bir amacı olan toplumun referansı ise sosyal adalettir.’’
Burada ‘’ortak bir amacı olan toplum’’ ibaresiyle kastedilen, her biri kendi ayrı amacını gerçekleştirmeye çalışan bireylerinkinden farklı ve üstün bir ‘’ortak amac’’ın herkese dayatıldığı kolektivist toplumdur. Denmek istenen, sosyal adaletin ‘’gayrışahsî kurallara dayanan soyut bir düzen’’ için değil de ancak birbirini tanıyan kişilerin yüz yüze ilişkilerine dayanan komüniteler için uygun olduğudur.
Oysa, cemaatçi topluluklar veya kabile toplumlarından farklı olarak, ahlâkî ve kültürel çeşitliliğin karakterize ettiği günümüzün ‘’büyük’’ çoğulcu toplumunda neyin ‘’sosyal olarak adil’’ olduğu üzerinde mutabakata varılamaz. Bu gerçeği görmezden gelmek siyasî veya bürokratik karar alıcıların kendi ‘’iyi’’, ‘’adil’’ veya ’’doğru’’ anlayışlarını bunlarla mutabık olmayan başkalarına dayatmakla sonuçlanır.
‘’Sosyal adalet’’le ilgili temel ahlâkî sorun işte budur: bireylerin elde ettikleri faydalar veya gelirlerin adil olup olmadığını belirleme otoritesine iktidar konumundakilerin sahip olması. Başka bir deyişle, insanların birbirleriyle gönüllü olarak giriştikleri iş birliklerinin sonucu olan gelir ve kazançlarının yerine, onların ne kadar geliri ‘’hak ettikleri’’ne siyasetçiler ve/veya bürokratların karar vermesi. Bu, bireylerin ahlâkî failliğinin ve dolayısıyla temel haklarının reddedilmesi demektir.
‘’Sosyal adalet’’ politikalarının başka bir zaafı da ‘’ilkesizlik’’le malul olmalarıdır. Toplumu oluşturan kişilerden kimin neyi hak ettiğini ilkesel temelde belirlemek mümkün olmayınca, iş en iyi örgütlenen ve sesi en çok çıkan grupların örgütsüz veya sessiz kitleler karşısında avantajlı olacakları ilkesiz bir ‘’devletten avantaj koparma’’ yarışına dönüyor. Nitekim günümüzde haklı veya haksız avantaj peşinde koşan herkes devletten kendi talebini ‘’sosyal adalet’’in gereği olarak ortaya koymaktadır. Böylece ‘’sosyal adalet’’ adına toplumda adaletsizlik hâkim hale gelmektedir.
Aslına bakılırsa, aralarında böyle bir yükümlülüğü gerektirecek türden (yakın akrabalık veya sözleşme ilişki gibi) özel bir bağ olmadığı sürece, herhangi bir kimsenin başka herhangi bir kimseye karşı pozitif bir yükümlülük veya ödevi yoktur. Topluma üyelik veya aynı devletin yurttaşı olmak böyle bir yükümlülüğü doğuracak türden bir ilişki değildir. Modern toplum ne bir aile ne de bir kardeşlik cemaatidir.
‘’Sosyal adalet’’ ideolojisi herkesin ‘’velinimeti’’nin devlet olduğu, kendi hayatından öncelikle kendisinin sorumlu olduğu bilincini yitirerek devlete bağımlı ihale gelmiş pasif insanlardan oluşan bir kitle toplumu yaratmaya hizmet etmektedir. Bu aşağı yukarı iki yüzyıl önce De Tocqueville’in hakkında bizi uyardığı ‘’yumuşak despotizm’’e götüren yoldur.
Bu söylediklerim elbette toplumda ilkesel temelde bir dayanışma ağı veya ağları kurulmasının yanlış olduğu anlamına gelmez. Bu ilke, genelleştirilmiş bir avantaj dağıtımı sisteminin tersine, kendi kusuru olmaksızın geçimlerini sağlayamayacak kadar dara düşüş olanların gönüllü katkılarla desteklenmesidir. Bu noktada mesele sivil inisiyatif ve gönüllülüktür, aksi dayanışma değil dayatma olur. Oysa ‘’sosyal adalet’’, açıkladığım gibi ilkesel temelden yoksun olması bir yana, herkesin tek bir cebrî sistem veya mekanizmanın ‘’zoraki’’ katılımcı ve yükümlüleri haline getirilmesini öngörmektedir.


