Etkin katılım ama nasıl?

 Bilmiyorum farkında mısınız?
 Birkaç ay öncesine kadar Kıbrıslı Türk siyasi liderler her ağızlarını açtıklarında: “Rumlar zenginliği ve yönetimi paylaşmak istemiyorlar, bu nedenle anlaşma olmuyor” diyorlardı.
 Zenginlikten kastettikleri, adanın açıklarında bulunan ve bulunması beklenen doğalgazdı.
 
Anastasiadis “zenginliğin” beşte birinin Türklere verileceğini açıklayınca bizim politikacıların papağanladığı söylem kısaldı.
 
Artık sadece, “Rumlar yönetimi bizimle paylaşmak istemedikleri için anlaşma olmuyor” diyorlar.
 
Nedir bu “paylaşmadan” kasıt?
 
Nuh Nebi’den beri devam etmekte olan görüşmelerde üzerinde uzlaşılan konulardan biri, barıştan sonra Türklerin adanın yönetimine “etkin” olarak katılmasıdır.
 
Birleşmiş Milletler’in de kabul ettiği bir prensiptir bu.
 
Ama “etkin katılım” nasıl olacak?
 
Bu konuda bir fikir birliği yok.
 
Biz, daha doğrusu bizi görüşmelerde temsil edenler, diyor ki “etkin katılım” Türklerin Bakanlar Kurulu dâhil - devletin bütün kurumlarda veto hakkına sahip olmasıdır. Bu kurumlar Türklerin onaylamadığı hiçbir kararı alamayacak.
 
Rumların karşı teklifine gelmeden önce şunun altını çizmemde yarar olabilir:
 
Yeryüzünde, hem şirket hem de devlet bazında, herhangi bir ortağın bu kadar geniş yetkiye sahip olduğu bir kurum yoktur.
 
Olmamasının nedeni de açıktır:
 
Böyle bir ortaklığın yürümesi mümkün değildir.
 
Rumların Türk tezine verdiği cevaba gelince:
 
“Eğer her kurumda veto yetkiniz olursa devleti siz idare ediyor olacaksınız. Kilise, okullarımızda eğitim gibi sadece Rumları ilgilendiren konularda bile sizin ağzınıza bakacağız. Bu şekilde devlet idare edilemez.”
 
Öyle yapmayalım da şöyle yapalım diye ekliyorlar:
 
“Sadece Türkleri ilgilendiren konularda veto hakkınız olsun.”
 
Mustafa Akıncı başta olmak üzere bütün politikacılarımızın buna cevabı şudur:
 
“I-ıh! Katiyen olmaz.”
 
Bu güne kadar, bizim tarafta, “Belki orta yerde buluşuruz,” diyen birisine rastlamadım.
 
Rastlamayı da beklemiyorum, çünkü lügatimizde “uzlaşma” diye bir kelime yok.
 
Rumlara karşı ruh durumumuz ve tutumumuzu belirleyen korku ve güvensizliktir.
 
Politikacılarımız hâlâ 1960’larda, kendimize has bir Soğuk Savaş atmosferinde yaşıyor. 1974’te bir savaş yaşandığının, o savaşı bizim kazandığımızın, zayıf tarafın Türkler değil Rumlar olduğunun idrakinde bile değiller.
 
Rumlara karşı yenilmişlik duygusu, Osmanlı’nın adayı aldığı 1571’den beri iliklerimiz işlemiş çünkü.
 
Daha önce de yazmıştım: Görüşmelerde bir yere varılmamasının en büyük nedeni, Rumların şunu bunu bizimle paylaşmak istememesinden çok, bizim onlardan olan aşırı taleplerimizdir.
 
Anastasiadis, kurulması tasarlanan iki toplumlu federasyonun mümkün olduğu kadar yumuşak, âdemi merkeziyetçi olmasını önererek toplumlar arası görüşmeleri yeni bir düzeye taşımak istedi.
 
Aslında yumuşak federasyonu bizim istememiz gerekiyordu. Çünkü yumuşak federasyon KKTC’nin adını arkada bırakarak bütün kurumlarıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ne, yani Avrupa Birliği’ne taşınması anlamına gelir.
 
Halk çoktan oraya taşındı, çocuklar. Avrupa Birliği pasaportu almayan Kıbrıslı Türk neredeyse yok. 

YORUM EKLE