banner564

Güven, hoşgörü ve empati ya da toplumsal sermayenin tahribi

Türkiye’nin siyasî rejiminin -özgürlük ve insan hakları, hukuk ve adalet, demokrasi, barış ve refah gibi- toplumsal-siyasal ideallerle ilişkisi son yıllarda neredeyse tamamen kopmuştur. Maalesef, son on yılda önce AKP sonra AKP-MHP yönetimi Türkiye toplumunu özgürlüksüzlük ile yoksulluğun at başı gittiği bir kapana sıkıştırmış bulunuyor. Türkiye liberal-demokratik kriterleri esas alan bütün uluslararası endekslerde gitgide daha alt sıralara düşmüş, hukuk ve adaletle ilgili ölçümlerde ise skoru daha da kötüleşmiştir.
Siyasî rejimdeki bu sapmanın hayatî önemdeki bir sonucu, ülkemizde medenî bir hayatın toplumsal-kültürel temellerinin büyük ölçüde tahribata uğramış olmasıdır. Bu tahribat o kadar büyüktür ki, bugün neredeyse bir ‘’toplum’’ olmaktan çıkmış durumdayız. Bunun bir anlamı, siyasetin toplumsal temelinin sarsılmış, başka bir deyişle toplumun ‘’normal’’den uzaklaşmış olduğudur. Oysa, insan toplumsal bir canlıdır, insan olarak var olabilmenin ilk şartı toplum halinde yaşamaktır.  
Onun için, Türkiye’de siyasetin normalleşmesi, her şeyden önce, toplumun normalleşmesine, yani Türkiye’nin yeniden bir ‘’toplum’’ olmasına bağlıdır. 
Peki ‘’toplum’’ nedir? Toplum haricî bir irade tarafından kurgulanmış bir düzen değil, bireylerin gönüllü etkileşimlerinden doğan kendiliğinden bir düzendir. Toplum kısaca ortak yarar için bireyler arasındaki bir işbirliği düzenidir. Henry Hazlitt’in ifadesiyle, ‘’toplum bireylerin işbirliği için birleşmelerine verilen ad’’dır. Toplumsal işbirliği ise, her şeyden önce, barış ve düzenin sağlandığı bir ortamın varlığını gerektirir. Barışı idame ettirecek ve herkesin temel haklarını garanti edecek adil bir hukuk olmadan bireyler arasında gönüllü ve üretken işbirliğinin sağlanması ve dolayısıyla toplum olarak var olmak mümkün değildir. 
Ancak toplumsal işbirliği, yaygın olarak varsayıldığının aksine, toplum fertlerinin aynı şeylere inanmalarını, aynı şekilde yaşamalarını, her konuda aynı görüşte olmalarını gerektirmez. Bireylerin farklı dünya görüşlerine ve hayat tarzlarına sahip olmaları onların ortak ilgi ve ihtiyaçları için birlikte hareket etmelerine, işbirliği yapmalarına engel değildir. 
Bir toplumda herkesin kendi hayat projesini gerçekleştirmek için başkalarının işbirliğine ihtiyacı vardır; yine H. Hazlitt’in hatırlattığı gibi, her birimiz kendi amaçlarımızı gerçekleştirmemiz için başkalarının gönüllü işbirliğinden yararlanırız. Ancak bu işbirliği karşılıklı bir ilişkidir; yani başkalarının işbirliğinden yararlandığımız kadar, onların amaçlarını gerçekleştirmelerine aynı şekilde katkı yapmaya da hazır olmalıyız. Başka bir deyişle, kendi amaçlarımızı gerçekleştirmeyi, işbirliği yoluyla başkalarının projelerini desteklediğimiz ölçüde başarabiliriz. 
Herkes için yararlı olan bu işbirliği düzeninin idamesi onun belirli birtakım işlevsel kurallar dahilinde işlemesine bağlıdır. Aslına bakılırsa, F. A. Hayek’in dediği gibi, ‘’insanların ortak somut amaçlarda anlaşmak zorunda olmaksızın ve sadece soyut davranış kurallarına bağlı olarak barış içinde bir arada yaşamaları ve bundan karşılıklı olarak yararlı çıkmaları imkânı, insanoğlunun şimdiye kadar yapmış olduğu belki de en büyük buluştur.'' 
İstisnaî durumlar dışında toplum ortak amaçlarda değil, belirttiğimiz gibi, ortak usul ve kurallarda birleşilmesinin eseridir. Ancak, toplum olmak için birlikte var oluşun her alanını kapsayan amaçlarda birleşmek zorunlu olmasa da, barışın idamesi için olduğu gibi, işbirliği düzeninin sürdürülmesi için de bireyler arasında karşılıklı güvenin var olması şarttır. Güven temel bir toplumsal sermayedir. Birbirlerine güvenmeyen insanlardan teşekkül eden bir toplum bırakınız üretken bir işbirliği sistemi oluşturmayı, kendi içinde barış ve düzeni bile sağlayamaz; bu demektir ki, ‘’toplum’’ olarak varlığını sürdüremez. 
Güven bireyin toplumun diğer üyelerini aktif olarak desteklemeye kadar gidebilen farklı derecelerde olabilir, ama onun alt sınırını toplumun diğer üyelerini hasım olarak görmemek oluşturur. Başka bir deyişle, güven dünya görüşü ve hayat tarzı sahipleriyle hemfikir olmayı, aynı şekilde hissetmeyi zorunlu kılmazsa da, en azından toplum olarak var olmak için farklılıkları bir engel olarak görmemeyi gerektirir. Farklı olanla içi içe yaşamanız ve onu aktif olarak desteklemeniz şart değildir, ama onun hak sahibi bir birey ve yurttaş olarak var olma ve sizin gibi onun da kendini ifade etme ve geliştirme hakkına sahip olduğunu kabul etmek zorundasınızdır. Bu arada, diğer yurttaşlara empati yapmak ta toplum olarak var olmayı destekleyen bireysel bir haslettir. Kısaca, hoşgörü ve empati güveni tamamlayan diğer toplumsal değerler veya sermayelerdir.    
İşte Türkiye bir toplum olmaktan hızla uzaklaşıyor derken kastettiğim budur: Güven, hoşgörü ve empati gibi değerlerin -kısaca toplumsal sermayemizin- siyasî iktidarın da hatırı sayılır katkısıyla, büyük tahribata uğramış olmasıdır. İcraatı ve söylemiyle yurttaşlar arasında anlayış, empati ve hoşgörü yerine husumeti teşvik eden, hatta kışkırtan, yurttaşları dünya görüşü ve hayat tarzı temelinde kutuplaştıran AKP-MHP siyaseti böylece toplumu iyi-kötü ayakta tutan temel direkleri sorumsuzca tahrip etmiş bulunmaktadır. 
Ne yazık ki, bu durumun tamir ve telâfisi -eğer mümkünse- hiç te kolay olmayacak ve -o da iyi niyetli bir çabayla- bir hayli uzun bir zaman alacaktır. 

YORUM EKLE

banner608

banner474