banner564

Devletçi hukuk ve rejim

Yaklaşık bir buçuk yıl önce bu sütunda hukukun devlet tarafından yaratıldığı sistemlerin karşıtı anlamında ‘’Devletsiz Hukuk’’la ilgili peş peşe üç yazı yayımlamıştım. Bu yazının başlığındaki ‘’devletçi hukuk’’ terimi ile başka bir şeyi, hukukun devlet tarafından yasama yoluyla yapıldığı sistemlerdeki özel bir durumu kastediyorum.

Türkiye’nin hukuk sistemi bu durumun tipik bir örneğini oluşturmaktadır; yani burada hukuk gerek oluşumu gererekse içeriği bakımından sivil bir fenomen değildir. Çünkü Türk hukuku toplumsal dinamikler tarafından devletten bağımsız olarak üretilmiş olmadığı gibi, onun içeriğini belirleyen de toplum değil devlet-merkezli anlayış veya devletçi zihniyettir. Bu   zihniyetin özünü ise devletin bekasının en üstün amaç olduğu düşüncesi oluşturmaktadır. Bu yazıda ‘’devletçi hukuk’’ derken kastettiğim, bu son anlamdaki hukuktur

Türkiye’de hâkim olan bu devletçi hukuk modeli, hukuku bir yandan devletin topluma tahakkümünü kolaylaştıran ve meşrulaştıran bir araca dönüştürmekte, öbür yandan da onu ahlâkî kayıtlardan bağımsızlaştırmaya ve bu arada adaletle bağlantısını koparmaya çalışmaktadır. Birinci nokta, hukuk sistemimizin arkasında yatan “hikmet-i hükümet” felsefesiyle yakından bağlantılıdır. Hukukun “haklar”la olan bağlantısını koparan da aynı felsefedir.

Bu devletçi hukuk anlayışında hukuk kişilerin haklarını güvence altına alan bir normlar sistemi olarak değil de, devletin topluma dayattığı cebrî kurallardan oluşan bir sistem olarak algılanır. Türkiye’de devlet fonksiyonerlerinin gözünde hukuk toplumu tanzim etmenin, ‘’düzene sokma’’nın ve disipline etmenin bir aracıdır, bir tür ‘’devlet sopası’’dır. Böylece hukuk devletin keyfî uygulamalarına karşı kendimizi ve haklarımızı savunmada başvurabileceğimiz bir dayanak olmaktan çok, onun tarafından disipline edilmemize ve haksız da olsa itaate zorlanmamıza yaramaktadır.

Dikkat edilirse, Türkiye’nin yönetici sınıfı hukuk kavramına genellikle özgürlük alanlarımıza müdahale edeceği zaman -onun kendi terminolojisiyle, ‘’devletin güvenliği veya bekası tehlikede olduğu’’ zaman- başvurur. Onlar “Bu ülkede anayasa var, hukuk var” dedikleri zaman, anlayınız ki büyük bir ihtimalle bireyler olarak yeni bir hak kaybı seferberliğine maruz kalmanın eşiğindeyiz demektir. Bu olgu aynı zamanda hikmet-i hükümetçi bir sistemde niçin “hukuk devleti”nin bile değil de “kanun devleti” anlayışının egemen olduğunu da göstermektedir. (‘’Hukukun üstünlüğü’’nü söz konusu bile etmiyorum.)

Hukukun haklarla olan bağlantısının kopmasının sonucu olarak Türkiye’de benim “haksız hukuk” dediğim durum ortaya çıkmaktadır. Buradaki “haksız” nitelemesini çağrıştırdığı her iki anlamı da kastederek kullanıyorum. Yani, Türkiye’nin hukuk sisteminin hareket noktası bireylerin haklarının ve meşru menfaatlerinin korunması değil, aksine ‘’devletin bekası’’dır; dolayısıyla bu sistem ‘’hak’’sız ve dolayısıyla adaletsizdir.

Geleneksel olarak mağdur ve mazlumların ‘’hak arama kapıları’’ ve ‘’adalet dağıtıcılar’’ olarak görülen mahkemeler bile hukuku “hak” kavramından kopuk bir şekilde, esas olarak “düzen-koruyucu” ve iktidar sahiplerinin endişelerini gözeten bir araç olarak kullanmaktadırlar. “devlet iktidarı”nın varlık ve idamesi ile iktidardakilerin öncelik ve hassasiyetleri söz konusu olduğunda yargıçlarımız teknik-hukukî formasyonlarını kolayca unutabilmektedirler. Bu gerçeği de nazara aldığımızda, “hak-sız hukuk”tan niçin söz ettiğim sanırım daha da kolay anlaşılacaktır.

Türkiye’de yargı büyük ölçüde siyasî bir organa dönüşmüş olup ‘’rejim bekçisi’’ olarak işlev görmektedir.

Uzun ‘’askerî vesayet’’ yılları boyunca hikmet-i hükümetçi Kemalizmin bir aparatı olarak işleyen devlet aygıtının kontrolünün ‘’muhafazakâr-demokratlık’’ iddiasıyla iktidara gelen sözde sivil AKP’nin eline geçmesi esasta pek bir şeyi değiştirmemiştir. Türkiye bugün de Kemalist rejime öykünen Reisçi bir vesayet altında aynı haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizliğin kurbanıdır.   

YORUM EKLE

banner471

banner473