banner564

İyiler ve kötüler

Günümüz toplumlarında ideolojik farklılıkların insanları birbirinden “ayrı düşüren” başlıca etkenlerden biri olduğu malum. İnsanlar genellikle kendileriyle aynı dünya görüşünü paylaşanlarla ilişkiye girer, dostluk kurar ve hiç de öyle olmaması gerektiği halde, farklı dünya görüşlerine mensup olanlarla aralarına mesafe koyarlar. Bu uzaklık ideolojik taraflar arasındaki tartışmaların üslubunu gerginleştiren, zaman zaman da seviyesini düşüren bir etkendir.

Bu psikoloji ile ilgili olmakla beraber, başlı başına ele alınmayı hak eden başka bir etken de, dünya görüşü farklılığının taraflarca “iyiler-kötüler” ayrımı şeklinde algılanmasıdır. Bu evrensel bir eğilim olmasına rağmen, özellikle Türkiye’de çok daha göze batıcı, daha doğrusu belirleyicidir. Kendi düşünce örgüsünü ideolojik tartışmanın yerleşik taraflarından bağımsız bir şekilde oluşturanlar bu ayrımdan nispeten az etkilenirken; ideolojik bölünmenin grup, parti veya cemaat şeklindeki taraflarına mensup olanların “karşı taraf”ı kötü niyetli olarak algılama ihtimali her zaman daha yüksektir. Bu o kadar güçlü bir eğilimdir ki, ideolojik argümanın gücünün veya güçsüzlüğünün kişinin mensubiyetinden (hangi tarafta olduğundan) daha az önemsendiği veya en azından onun gölgesinde kaldığı durumlar hiç de az değildir.

Kısaca, bu psikoloji “bizden olanlar”ın iyi, karşı tarafın (hatta bazen ‘’biz’’den başka herkesin) ise kötü olduğunu söyler. Tabii ki, “bizden olanlar”ın başında da her zaman “ben” vardır. Böyle bir ruh halinin taraflar arasında fikir tartışmasını neredeyse imkânsızlaştırcağı açıktır. Çünkü artık doğruluk ve haklılığın tayini kimlik tespitine dönüşmüştür: ‚‘Biz nasılsa haklıyız, karşı taraf ise tanımı gereği haksız.‘‘

Mesele düşüncelerin haklılığına ilişkin yargılarla sınırlı kalsa neyse, ne var ki farklılık çoğu zaman “kötü niyet”in bir kanıtı olarak algılanır. Ülkemizde, ne yazık ki, “aydın” olarak tasnif edilenler arasında bile kendisinden farklı düşünenleri “zalim” “hain”, “vicdansız” veya “namussuz” olarak görenler az değildir. Ne yazık ki, söz gelişi ülke meseleleri hakkındaki düşünce ve kanaatlerin farklılaşmasının olağan olduğunu; “bizim” tarafın otomatik olarak başkalarından daha hayırhah, daha iyiliksever, daha vatansever… olmadığını (söylemek kolay da) içimize sindirmek çoğumuza zor geliyor. 

Bu tür keskin yargıların en yoğun ve yaygın olarak hükümferma olduğu konuların başında “millî, “dinî” ve “sosyal” meseleler geliyor. Meselâ çogu milliyetci “millî meseleler” söz konusu olduğunda, kendileri gibi düşünmeyenleri hain, vatansız, yabanci işbirlikçisi olarak görüyor. Akıllarına getirmiyorlar ki, bu gibi konularda farklı fikirler ileri sürenler de pekalâ milliyetçiler kadar ülkesine bağlı olabilirler. Yine farkında değiller ki, tarihte ülkelerine verdikleri zararlar bakımından milliyetcilerin diğerlerinden geri kalır yanları yoktur. Ve yine düşünmüyorlar ki, haklı millî davalara duygusal tepkilerle değil, derinliğine düşünülmüş çözümlerle hizmet edilebilir. 

Bunun gibi, bazı dindarlar da iyilik ve ahlâkı kendi tekellerinde olduğunu sanıyorlar. Pek çok dindar “iyi ahlâk” ve “iyilikseverlik”in dindarlara özgü olduğunu, aksi örneklerin ancak istisna olabilececeğini düşünür. Daha da ilginci, bu iyilik tekelciliğinin hatta dindaşların kendi aralarında, cemaatler düzeyinde de ortaya çıkmasıdır. Oysa, bu tartışmanın felsefi imaları bir yana, yeryüzünde bu bakış açısının açıklayamadığı o kadar çok “istisna” vardır ki keşke dindarlar da bunun idrakine varabilseler! Birçok dindar, dindar olmayan “ender” iyilere ya hayıflanarak (“keşke hidayete ermiş olsalardı!”) ya da ümitlenerek (“bu gidişle inşallah hidayete erecekler!”) bakıyor; ama onların mevcut halleriyle pekalâ normal (insanlar) olduklarını pek akıllarına getirmiyor.  

“Sosyal” meselelere gelince, bunların başında “sosyal adalet” konusu geliyor. Özellikle solcular sosyal adalet ve sosyal devlet taraftarlığını kendilerinin topluma yönelik hayırhahlık, vicdanlılık ve iyi kalpliliğinin “alamet-i farikası” olarak görüyorlar. Onlara göre, yoksulların ve genel olarak toplumun iyiliğini sadece kendileri düşünmektedir; buna karşılık meselâ piyasa ekonomisi taraftarları sırf bu nedenle zayıfların ve yoksulların kaderine kayıtsızdırlar. 

Piyasa taraftarlığından ve liberal fikirlerden küfür gibi söz eden bazı solcular liberallerin toplumda adaletin sağlanması ve yoksulluğun azaltılması gibi ana hedeflerde mutabık olduklarını ve meselenin iyi niyet-kötü niyet değil, fakat doğru yöntem meselesi olduğunu görmek istemiyorlar. Oysa yoksulların da gerçek dostu en etkin zenginlik ve refah üreticisi olan piyasa mekanizmasıdır.  

Okuyucularımın bayramını kutlarım.
 

YORUM EKLE

banner582

banner608

banner628

banner473