banner564

Muhafazakâr savrulma (II)

Geçen yazıda Türkiye’de muhafazakâr düşüncenin zayıflığının Türkiye’ye özgü nedenlerine gelmiştik: süreklilik arz eden bir toplumsal-siyasal geleneğin yokluğu ve sivil toplumun zayıflığı.

İlk olarak, Türkiye bir asır kadar önce yaşadığı ve siyasal olduğu kadar kültürel de olan kendi geçmişinden kopuş sahici bir muhafazakâr ideolojinin oluşumu için bir handikaptır. Oysa böyle bir ideolojinin sosyolojik zemini olarak gelenek oluşumu süreklilik gerektirir. Bu kopuş Türkiye toplumunda yakınlara kadar etkisini sürdüren zihinsel ve kültürel bakımdan ikircikli bir durum yaratmış, adeta bir kimlik bunalımına yol açmıştır.

Türkiye halâ kültürel olarak neredeyse ‘’kendi içinde bölünmüş’’ insanlardan oluşan bir toplumdur. ‘’Eski’’ olanı sahiplenmenin (isabeti bir yana) zihinsel ve psikolojik zemini büyük ölçüde ortadan kalkmış olduğu gibi, ‘’yeni’’ olan da henüz sahiplenilecek kadar yerleşik ve tartışmasız bir gelenek halini almış değildir. Sonuçta toplumun halihazırda yaşamakta olduğu ve muhafazakârların sözcülüğünü yapabilecekleri istikrarlı bir gelenek yoktur.

İkincisi, söz konusu kopuşla da ilgili olan ama arka planı daha derin ve karmaşık olan bir olgudur. Bu, kısaca, Türkiye’nin güçlü bir -belki de hiç- sivil toplum geleneğinin var olmadığı gerçeğidir. Sivil toplum dediğimiz, kendi içinde gönüllü iletişim ve etkileşim ağlarını, ortak ihtiyaçlarını karşılama amaçlı sivil kurumları ve devleti de frenleyebilecek ara kurumları barındıran, kısaca kendi ayakları üstünde durabilen bir formasyondur. Oysa Türkiye muhafazakârlığın kendisine yaslanabileceği, sahiplenip sözcülüğünü yapabileceği bu türden gelenekli toplumsal yapı, kurum ve süreçlerden yoksundur.

Bu durumda Türkiye’nin varsayılan muhafazakârlarının kavramsallaştırıp muhafaza etme davasını güdebilecekleri hangi hatırı sayılır sivil mirası ve değerleri var?... Türkiye’de ne sivil bir toplum geleneğ var ne de sivil bir ethos’u!  Muhafazakârlar neyin teorisini yapacak ve muhtemel ideolojilerinin içini neyle dolduracaklar?...

Bu nokta bizi ‘’muhafazakârların savrulması’’ dediğim şeye getiriyor. (‘’Muhafazakârların’’ diyorum, çünkü Türkiye’de muhafazakâr bir ideolojinin temelleri yoksa da, tutum ve düşünsel eğilim olarak muhafazakâr insanlar vardır.) Dayanacakları güçlü ve sistematik bir kavramsal ve kurumsal zemin veya donanımdan yoksun olan muhafazakârlardan özgün bir gelecek tasavvuru oluşturmaları beklenemez. (Aynen milliyetçiler için de söz konusu olduğu gibi).

Bu durumda, kendilerine ait bir gelecek vizyonuna ve ‘’bizim’’ diyebilecekleri pozitif bir projeye (diyelim, kamu siyaseti önerilerine) sahip olmayan her grup için olduğu gibi, muhafazakârların da önünde iki seçenek veya izlenecek iki yol vardır.  Birincisi ve en kolayı, kendilerini diğer ideolojik geleneklere karşıtlıkla tanımlamak ve onlara karşı esas olarak tepkisel bir pozisyona saplanmaktır. İkinci seçenek ise söz konusu ideolojik boşluğu eklektik bir yöntemle, yani diğer ideolojik söylemlerden ödünç aldıkları, dolayısıyla sistemik bütünlükten yoksun ve iç tutarlılığı olmayan kavram ve/veya sloganlarla doldurmaya çalışmaktır.

Türkiye’den söz ettiğimize göre, aslında muhafazakârların önünde üçüncü bir seçenek daha var: milliyetçiliğe savrulmak ki en kötüsü budur. Muhafazakâr sayılabileceği ölçüde veya muhafazakEâr unsurları bakımından AKP’nin başına gelen budur. Çünkü bu komüniteryen muhafazakâr söylemi kolektivizme dönüştürecek olan şeydir.

Daha somut olarak Türkiye’de muhafazakârların savrulmasına gelince, milliyetçiliğe sapanlar ile dinci yanı ağır basanları bir yana bırakırsak, bugün muhafazakârlar en çok sosyalist ve sosyal-demokratik ideolojik söylemlerden kavram ve slogan ödünç almaktadırlar. Bunların başında gerçekleştirilmek istenen bir ideal olarak ‘’sosyal adalet’’, ‘’anti-emperyalizm’’ ve bir küfür sözü olarak ‘’neo-liberalizm’’ gelmektedir.

Gerçi böyle yapan çoğu muhafazakâr ‘’sosyal adalet’’in ideolojik bir kavram veya slogan değil de hayırhah bir evrensel ideal olduğuna inanmaktadır. (Bu konu ayrıca ele alınmaya değer) ‘’Anti-emperyalizm’’ söyleminin ise iki ayrı sakıncası var. Birincisi, ülkedeki ve dünyadaki siyasî gelişmeleri komplolarla açıklama kolaycılığını -bir bakıma, düşünce tembelliğini- teşvik etmesi ve ülkedeki her istenmedik durum veya gelişmedeki kendi sorumluluk payımızı görmeyi reddetmek için bir mazeret olarak işlev görmesidir. Bu söylemin belki daha da büyük sakıncası, toplumun kendi içine kapanmasını teşvik etmesi ve iç dinamiklerden kaynaklanan baskıcı gelişmelere karşı toplumun bir bilinç geliştirme ihtimalini bloke etmeye yaramasıdır.

Fakat bu meselede daha tuhaf olan, liberalizmi karalamak ve zihinleri liberal söyleme kategorik olarak kapatmak amacıyla sosyalistler tarafından uydurulmuş olan ‘’neo-liberal’’ yaftasını bazı muhafazakârların sosyalistlerden bile daha hararetle sahiplenmeleridir. Gerçi muhafazakârlar arasında kimi liberal kavram veya temalara (‘’serbest piyasa ekonomisi’’ ve resmî ideoloji eleştirisi gibi) sempati duyanlar da yok değildir. Ancak muhafazakârlığın Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de en büyük savrulması milliyetçi ve sosyalist kolektivizme gitgide daha fazla sempatiyle bakması, hatta liberalizmi ana hasım olarak görmeye başlamasıdır.

YORUM EKLE

banner608

banner473