banner564

Muhafazakârlarin savruluşu (I)

Muhafazakârlık her ne kadar genellikle (liberalizm ve sosyalizmle beraber) üç büyük modern siyasî doktrinden biri olarak görülüyorsa da, Türkiye’de dikkate değer bir muhafazakâr ideolojinin var olduğu şüphelidir. Ancak bu hiç bir muhafazakâr Türk düşünür veya fikir adamı olmadığı anlamına gelmemektedir. Elbette Türkiye’nin fikir ve sanat dünyasında muhafazakâr eğilimli (Yahya Kemal, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Taha Akyol, Beşir Ayvazoğlu gibi) dikkate değer bazı şahsiyetler vardır. Benim anlatmak istediğim, Türkiye’de ne güçlü bir muhafazakâr geleneğin ne de tutarlı bir muhafazakâr felsefenin varlığından söz edilebileceğidir.

Bu yazıda bu olgunun nedenleri üzerinde durmak istiyorum. Bunu yaparken, Friedrich A. Hayek’in ‘’niçin muhafazakâr olmadığı’’nı (‘’Why I am Not a Conservative’’, 1960) açıkladığı, ufuk açıcı ünlü denemesinden biraz yardım alıyorum. Muhafazakârlığın Hayek’in de vurguladığı iki özelliği Türkiye’de güçlü bir muhafazakâr ideolojinin olmayışıyla ilgilidir: değişime karşı kuşkuculuk ve genel prensiplerden veya teoriden hazzetmeyiş.

İlk olarak, muhafazakârlık özellikle toplumsal değişime kuşkuyla yaklaşan bir öğreti veya ideolojidir. Hayek’in de dikkat çektiği gibi, muhafazakârlar kendi seyrinde ilerleyen bir değişimden korkar ve onu kontrol etmek isterler. Onlara göre düzen insanlar arası etkileşimlerin kendiliğinden gelişmesinin sonucu olarak değil de otoritenin sürekli kontrol ve gözetimi altında ortaya çıkabilir.

Muhafazakârlar düzen ve istikrar fikrine bağlılıkları yüzünden  otoritenin sınırlanmasını veya zayıflatılmasını istemezler. Bu nedenle, muhafazakâr zihniyet neredeyse bütün enerjisini var olanı -ki esas olarak geçmişten tevarüs edilendir- korumaya odaklanır ve geleceğe (değişimin yönüne) ilişkin bir tasavvur gelştirme perspektifine sahip değildir.

Bu nokta muhafazakârlığın soyut düşünce ve teorilerden hazzetmeyişiyle de bağlantılıdır ki bu onu bir felsefe geliştirmekten alıkoyan ikinci nedendir.  Hayek’in ifadesiyle ‘’her zaman geçerli olan genel prensipler’’i savunmak anlamında muhafazakâr bir siyasî felsefenin varlığından söz edilemez. Muhafazakârlığın uzun  vadedeki gelişmeleri etkileyebilecek yol gösterici ilkeleri yoktur.  Bu elbette muhafazakâr düşünürlerin toplumsal ve kültürel değişme ve gelişmeye ilişkin bazı önemli tespitleri ve sezgileri olmadığı anlamına gelmez.

Hayek’in kendisinin de belirttiği gibi, dil (lisan), hukuk, ahlâkî değerler ve teamüller gibi kendiliğinden gelişmiş olan kurumlar hakkındaki muhafazakâr literatürden liberaller de yararlanabilirler. Meselâ  yaygın olarak bilinen 18. yüzyıldaki öncü düşünür Edmund Burke’ün yanında, Russel Kirk (1918-1994) ve Robert Nisbet (1913-1996) 20. yüzyıldan hemen akla gelebilecek dikkate değer muhafazakâr düşünür veya sosyal teorisyenlerdir. Ayrıca, muhafazakârlığın teorik sistem inşasına genel olarak yatkın olmaması muhafazakâr bir filozofun olmayacağı anlamına da gelmez. Söz gelişi, bir yandan soyut akılcılığı eleştirirken öbür yandan hukukun üstünlüğünü savunmakla maruf Michael Oakestott (1901-1990) geçen yüzyılın önde gelen filozofları arasında yer almıştır.

Yukarıda açıkladığım iki nedenin yanında, muhafazakâr düşüncenin zayıflığının, Hayek’in muhafazakârlık anlatımına da ters düşmediğini düşündüğüm Türkiye’ye özgü başka bazı nedenleri de vardır: süreklilik arz eden bir toplumsal-siyasal geleneğin yokluğu ve sivil toplumun zayıflığı. Bunları da gelecek yazıda ele alalım.

YORUM EKLE

banner471

banner473