Geçen yüzyılın son çeyreğinde siyasette gerek doktrin gerekse kamu politikası düzeyinde küresel çapta önemli bir değişim gerçekleşti. Bu değişimi sembolize eden ve 1974 yılında gerçekleşen iki önemli olay var. İlki Friedrich A. Hayek’in iktisatta Nobel Ödülünü kazanması, ikincisi ise kitabına ‘’bireylerin hakları vardır’’ önermesiyle başlayan Robert Nozick’in Anarşi, Devlet ve Ütopya adlı eseriyle akademik liberteryenizmde yaptığı büyük çıkıştır.
Görünüşe göre bu iki olay devletçi-kolektivist siyaset ve iktisat anlayışında büyük bir gedik açacaktı. Nitekim başlangıçta 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kamu siyasetinde hâkim hale gelmiş olan “sosyal demokrat konsensüs” gerilemeye, buna karşılık liberal fikirler ve piyasacı eğilimler yükselmeye başladı. Ayrıca, 1989-91’de totaliter-sosyalist Sovyet sisteminin ve uydularının çökmesi de ilk başta dünyadaki liberalleşme yönündeki eğilimi güçlendirir gibi oldu.
Ne var ki, zamanla kolektivist düşünce ve özlemler yeniden itibar kazanmaya başladı ve gitgide güç kazandı. O kadar ki, Hayek’in Nobel İktisat Ödülü’nü kazanmasından yarım yüzyıl sonra, çökmüş veya iflas etmiş sanılan sosyalist fikirler bugün yeniden -ABD’de bile- popüler hale gelmiş bulunuyor.
Ama öte yandan, “sosyalizmin çökmesi” kolektivist akımların siyaset sahnesinden tamamen çekilmesiyle sonuçlanmadıysa da, hem özgürlükçü düşüncenin felsefî-teorik düzeyde gelişmesini, hem de kamu politikası alanında çalışan liberal düşünce kuruluşlarının yaygınlaşmasını teşvik etti. Bu ortamda çoğu akademide olan yeni özgürlük düşünürleri yetişti veya var olanlar daha fazla bilinir hale geldiler.
Yirminci yüzyılın büyük kısmında klasik liberal düşüncenin ana taşıyıcıları Ludwig von Mises (1881-1973), Friedrich A. Hayek (1899-1882), Milton Friedman (1912-2006), James Buchanan (19019-2013) ve Robert Nozick (1938-2002) ile akademi dışından Ayn Rand (1905-1982) olmuştu. Richard Epstein (d. 1945) de hukuk alanında benzer bir rolü yerine getirmişti. Bunlara 1970’lerin ilk yarısından başlayarak değişik tür ve düzeydeki katkılarıyla yeni düşünürler eklendi.
Bu bağlamda, klasik liberalizmi mantıkî sonucuna kadar götüren liberteryen-anarşistler Murray Rothbard (1926-1995), David Friedman (d. 1945) ve genç kuşaktan Michael Huemer’i (d. 1969), ayrıca yenilenmiş liberal haklar teorisiyle Loren E. Lomasky’yi (d. 1947) ve akademi dışından George H. Smith’i (1949-2022) anmak gerekir. Nihayet, günümüzde özgürlükçü düşünce geleneğini esas olarak David Schmidtz (d. 1955) ve Chandran Kukathas (d. 1957) ile daha genç kuşaktan olan Mark Pennington, Michael Huemer (d. 1969), Matt Zwolinski ve Jason Brennan temsil etmektedir.
Siyasal düşüncede özgürlükçülük 17. yüzyılda John Locke’la (1632-1704) başlayıp yüzyıllar içinde çeşitli kollardan beslenerek günümüze kadar gelen büyük ve zengin bir gelenektir. “Özgürlükçü Düşünce Geleneği”nin Locke dışında beslendiği diğer kaynaklar David Hume (1711-1776), Adam Smith (1723-1790), Immanuel Kant (1724-1804) ve J. Stuart Mill’dir (1806-1873).
Bu gelenek Michael Huemer tarafından çok genel olarak şu üç değere bağlılıkla tanımlanmıştır: Kişilerin ahlaki eşitliği, bireylerin onuruna ve haklarına saygı ve güç ve şiddet kullanmaya başvurmaktan kaçınma. Daha ayrıntılı bir şekilde belirtmek gerekirse özgürlük geleneğini bireycilik, özgürlük ve kendiliğindenlik, “hayat, hürriyet ve mülkiyet” olarak doğal haklar üçlüsü ve otoriteye karşı kuşkuculuk gibi fikir ve değerler karakterize etmektedir.
Özgürlükçü gelenek başlangıcında “klasik liberalizm” olarak ortaya çıkmış olsa da aşağı yukarı son yarım asırdır klasik liberalizm geleneğin onur ve unvanını “liberteryenizm”le paylaşmaktadır. Liberteryenizm özgürlükçü düşünce geleneği içinde ancak 1970’lerden itibaren öne çıkmaya başlamıştır ama aslında onun da geçmişi Locke’a kadar geriye gitmektedir.
Anlaşılabileceği gibi, aynı gelenek içinde yer alan "akraba" düşünce akımları olarak klasik liberalizm ile liberteryenizm arasında kesin bir doktriner sınır çizmek zor görünmektedir. O kadar ki gelenek içinde yer alan bir düşünürün bazen klasik liberal bazen de liberteryen olarak nitelendiği olmaktadır (tipik örnek, Persons, Rights, and the Moral Community’nin [1987] yazarı Loren Lomasky’dir). Yine de denebilir ki, liberteryenizm klasik liberalizmden özgürlükçü geleneğin temel ilke ve değerlerine daha radikal bir bağlılıkla ayrışmaktadır. Ayrıca, temel argümanlarını ağırlıklı olarak sonuçsalcı (consequentalist) temelde savunan klasik liberalizmden farklı olarak, liberteryenizm daha çok doğal hukuk ve doğal haklar perspektifine bağlı görünmektedir.
Sonuç olarak, “özgürlükçü düşünce geleneği” klasik liberalizm, liberteryenizm ve piyasa anarşizminin ortak üst anlatısı olarak görülebilir. Bu geleneği tanımlayan temel kavram ve değerler her üç öğretinin de paylaştığı özelliklerdir. Bu akımlar veya öğretileri birbirinden ayıran ise, esas olarak, her birinin bu değerlere verdiği ve değişken derecede farklılaşan anlam veya yorumlardır.


