banner564

Türkiye’de devlet sanatı ve politika

Türkiye'de öteden beri ‘politika’ ile ‘devlet yönetimi’, 'politikacı' ile 'devlet adamı' arasında ayrım yapmak âdettendir. Bu iki etkinlik türü nitelikleri bakımından birbirinden büsbütün farklıdır. Nitekim, öyle (çok) “devlet meseleleri”miz vardır ki, bunlar demokratik siyasetin alanına girmez ve politikacıların inisiyatifine bırakılamazlar.

Bilinmedik bir şey değil: Bizde bir 'hükümet politikaları' vardır bir de 'devlet politikaları'; birinciler gelip geçici ve kısmî, buna karşılık ikinciler kalıcı ve genel (millî) sayılırlar. ‘’Devlet politikaları’’ özellikle ‘’devletin ve milletin tehlikede olduğu’’ kriz zamanlarında öne çıkar; ne var ki Türkiye’de bu kriz dönemleri hiç bitmez. Başka bir deyişle, her zaman ‘’her zamankinden daha fazla millî birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var’’dır bizim.

Öte yandan siyaset ile devlet arasındaki ayrım aynı zamanda ahlakî bir hiyerarşi fikrini de ima eder. Bu normatif bakış açısından, 'Devlet'le ilgili olan hükümetle ve partilerle ilgili olandan, 'devlet işleri' siyasetten daha üstün ve önemlidir. Demokratik siyasal süreç siyasal partiler ve siyasetçilerin oyalandıkları sıradan bir meşgale iken, ‘’devlet işleri’’nin sevk ve idaresi özel bir adanmışlık ve ‘’vatan aşkı’’ gerektiren istisnaî ve yüce bir meşgaledir.

Genellikle hükümet politikasında ve parti politikasında kendini gösteren siyaset yoluyla 'taban fiyatları' veya kamu görevlilerinin ücretlerinin belirlenmesi gibi sıradan işler halledilir; ama meselâ “ulusal güvenlik”, dış politika, eğitim ve üniversite gibi devlet meseleleri bu yolla karara bağlanamaz. Çünkü bu meseleler sadece 'partiler üstü' değil fakat aynı zamanda 'siyaset üstü' de olan meselelerdir.

Bu anlayışın doğal bir sonucu olarak, 'siyasetçi' de 'devlet adamı'na göre daha 'aşağı' bir mevkidedir. Siyasetçi halkı (tebaayı) temsil eder, buna karşılık devlet adamı olmak için halktan uzaklaşıp devlete yanaşmak, hatta -deyim yerindeyse- 'fenafi’d devlet' olmak gereklidir.

Bu ayrım aslında “hükmet-i hükûmet”çi siyasî felsefe ile çok yakından ilgilidir. Meselâ Machiavelli'ye göre, siyaset Tanrı'dan ve kiliseden bağımsız olduğu kadar, kendine özgü kanunları da bulunan, zorunlu bir etkinlik alanıydı. Machiavelli siyaseti, bugünkü anlamından farklı olarak, 'devlet (yönetme) sanatı' yüce sanatı (statecraft) olarak anlıyor ve onu sadece tanrısal iddialardan değil, aynı zamanda ahlak ve hukuktan da bağımsızlaştırıyordu.

Machiavelli'nin asıl vurgusu 'devlet sanatı'nın ahlakî anlamda iyiden ve kötüden bağımsız, kendine özgü ve doğa yasaları gibi zorunlu kanunları bulunan bir maharet olduğu üstündeydi. Devlet yönetiminin zorunlu kıldığı hareket tarzları ne özel hayatın değerlerine ne de hatta hukuka ve adalet idesine bağlı tutulabilirdi. Hukuk ve adalet ancak devletin bekasına hizmet ettiği ölçüde araçsal bir değere sahip olabilirdi.

Ne var ki, bu felsefe günümüzün demokratik hukuk devleti veya 'anayasal demokrasi' anlayışıyla bağdaşmıyor. Her şeyden önce, demokratik 'siyaset' devlet merkezli olarak anlaşılan bir siyaset tarzı olamaz. Çünkü, demokratik siyasetin öznesi devlet değil, özgür ve doğal haklara sahip yurttaşların oluşturduğu halktır. Ayrıca, demokratik siyasetin özünü de, devletin iyiliği değil, 'ortak (kamusal) iyi'nin tespiti ve uygulanması oluşturur.

Bununla tutarlı olarak, demokratik siyaset devletin bekasını kendi başına bir amaç olarak kabul edemez. Özgür-demokratik toplumlarda devlet kişilerin haklarına riayet ettiği ve toplumun amaçlarına hizmet ettiği ölçüde araçsal bir değere sahiptir. Özgürlük, adalet ve barışa hizmet etmeyen devletin kendi başına bir değeri yoktur.

Sözün özü, toplumun (bireylerin) değil de devletin ne istediğine veya neye ihtiyacı olduğuna bakıldığı veya genel siyasete asıl yön verenin ortak iyilikle tutarlı toplumsal dinamikler değil de ‘’devletin bekası’’nın belirlediği yerde demokrasi olmaz, olmuyor.

YORUM EKLE

banner471

banner473