Ondokuzuncu yüzyılın başlarından buyana Türkiye’nin modernleşme tarihinde bazı önemli dönüm noktaları vardır: Tanzimat, İkinci Meşrutiyet, Cumhuriyet, çok-partili hayata geçiş gibi.
Bu süreçte devletin ‘’yeniden kuruluşu’’yla sonuçlanan 1920-1923 dönemi Türkiye’nin modernleşme hamlesine yeni bir ideolojik yön vermesi bakımından Osmanlı siyasî geleneğinden kısmî bir kopuşu ifade etmektedir. ‘’Kısmî’’ kopuşla sadece, bilinçli bir tercihle, imparatorluğun çoğulcu yapısından homojen ‘’Türk ulusu’’ anlayışına dayanan tekçi ve merkeziyetçi bir siyasî yapıya dönüşmeyi kastetmiyorum. Bu kopuş aynı zamanda modernleşmenin yer yer totaliterizmden izler de taşıyan otoriter bir rejim altında gerçekleştirilmesini de ima etmektedir.
‘’Takrir-i Sükûn’’la (Mart 1925) başlayan önce ‘’ebedî’’, sonra ‘’millî’’ şefçi bu rejimden 1946-1950 arasında çok-partili bir siyasî rejime geçildiyse de, bu kısmî demokratikleşme girişimi de kalıcı bir liberal-demokratik rejime dönüşemedi. Nitekim 1960, 1971, 1980 ve 1997’deki tam veya kısmî askerî müdahaleler serisi, vesayetçi-ideolojik arka planıyla birlikte, 2010’larda başlayan bir süreçle Tayyip Erdoğan’ın ‘’yeni şefçi’’ rejimini hazırladı.
Bu arada, askerî müdahalelerin olumsuz etkisine işaret etmemin Türkiye’de liberal-demokratik bir rejimin yerleşmemesinin tek ve -hatta- birincil nedeninin bu müdahaleler olduğunu düşündüğüm şeklinde anlaşılmasını istemem. Türkiye’nin rejiminin, şüphesiz sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik faktörler yanında, daha kuruluş aşamasında atılmış olan ve sahici bir özgürlükçü-çoğulcu demokrasi için elverişli olmayan zihinsel, ideolojik ve kurumsal temellerini unutuyor değilim.
İşte tam da bu nokta Turgut Özal’ın katkısı, onun Cumhuriyetin statükosuna yaptığı ‘’hayırlı’’ müdahaleyi hatıra getirmektedir. Özle 1980’lerde bu sisteme, muhafazakâr bir sosyo-politik kökenden gelen bir siyasetçiden beklenmeyecek, ama onun tam da ihtiyacı olan ‘’liberal’’ bir müdahale yaptı: Türkiye’yi dünyaya açacak, geleneksel ‘’hikmet-i hükümet’’i (‘’devlet aklı’’ değil, hikmet-i hükümet) sorgulatacak ve ‘’kutsal devlet’’i tahtından indirebilecek bir süreci başlattı.
Özal Türkiye’nin kendi-kendine yetme (ve bir de bununla övünme!) zihniyetine dayanan geri(ci) ve kapalı sosyo-politik yapısını dünyaya açan bir reform programını devreye soktu. Ayrıca Onun serbest kamusal tartışmayı teşvik eden tutumu ve siyasî dili de Kemalist rejimin ideolojik meşruluğunu sarsan, tekilcilikten çoğulculuğa ve türdeş ulus kurgusundan çeşitliliğe giden kapıyı da açan anahtar olmuştur.
Bu hamlenin önemini bir Kemalistler bir de yaşları itibariyle 1983-öncesi Türkiye’sine yetişememiş olanlar idrak etmemiş olabilirler. Bir de tabiî, ‘’ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler!’ ‘ hikmetli sözünün çağrıştırdığı halet-i ruhiye var: İnsanlar çoğu zaman içinde yaşaya geldikleri, alıştıkları, hayatın zaten olağan bir unsuruymuş gibi görmeye başladıkları bazı şeylerin aslında muayyen bir faili olan bir kazanım veya kazanımlar serisinin eseri olduğunun pek farkına varamazlar. Onun için, Özal sonrası diğer siyasetçilerin ve son on küsür yıldır da Tayyip Erdoğan’ın yaptığı tahribata rağmen, çoğu insan hala iyi kötü devam eden dünyaya açık Türkiye manzarasının öteden beri böyle olduğunu sanmaktadır.
Oysa Özal’ın yaptığı aslında Türkiye’nin ‘’yeniden kuruluşu’’ idi, ‘’devrimci’’ bir girişimdi. Ve bu Özal’ın kişisel kusurlarından, yaptığı siyasî hatalardan, hatta tam bir demokrat olmamasından da bağımsız olarak onun sevap hanesine yazılması gereken bir başarısıdır. Sağlığında merhum Özal’a statükonun direnmiş olmasının ve eli kalem tutan veya ‘’ağzı laf yapan’’ ideolojik veya oportünist statüko sözcülerinin yer yer ahlak sınırlarını da zorlayarak ona saldırmış olmalarının asıl nedeni de budur.
Bu arada Türkiye’nin Özalcı dönüşümü benim de gençliğimde yaşadığım ideolojik dönüşümle aşağı yukarı aynı zamana rastlamaktadır. Daha açıkça belirtmek gerekirse, Türkiye’nin dönüşümü benim de o tarihlerde kendi dünyamda yaşadığım dönüşüm için elverişli bir genel bağlam oluşturmuş, hatta bu dönüşüme katkı yapmıştır.
Benim 80’lerin başlarında dindar-muhafazakârlığın komüniter, hatta totaliter denebilecek kapalı dünyasından özgürleşme sürecimde, 1983 sonlarından itibaren Özal’ın ve partisinin temsil ettiği muhafazakâr-liberal söylemin kamusal alanda öne çıkması etkili olmuştur; aslında bu zihinsel ve ideolojik atmosfer neyi aramakta olduğumu bana gösteren etkenlerden biriydi.
Nitekim izleyen on yıl içinde, akademik çalışmalarımla paralel gidecek şekilde, ağırlıklı olarak liberal literatür okumalarına odaklandım ve nihayet 1992 Aralık’ında Ankara’da Atilla Yayla ve merhum Kâzım Berzeg’le birlikte Liberal Düşünce Topluluğu’nu kurduk. O tarihten bu yana Türkiye’de ve benim kişisel hayatımda elbette çok şey değişti.
Okuyucularımı ilgilendirdiği ölçüde, bu konulara zaman zaman yer vermeye devam edeceğim.



Hocam merhaba nasılsınız iyimisiniz inşAllah iyi saglgınız yerindedir der bu yazılarınızın dermanı bekliyor iyi günler diliyorum