banner564

Maduro’nun kaçırılması örneğinde ahlâk ve hukuk

Malum, geçen hafta sonu ABD askerî bir operasyonla Venezuela diktatörü Nicolas Maduro ve eşini uyurlarken yakalayıp ‘’uyuşturucu kaçakçılığı’’ suçlamasıyla yargılanmak üzere New York’a getirdi. Bir devletin başka bir ülkenin devlet başkanını bu şekilde zorla kaçırarak kendi ülkesinde mahkeme önüne çıkarması alışıldık bir şey olmadığından, Trump yönetimi uluslararası toplumun eleştiri ve kınamalarına maruz kaldı, birçoklarınca uluslararası hukuku ihlâl etmekle ve ‘’haydutluk’’la suçlandı.

Buna karşılık çoğu Venezuela’lı Maduro’ya yapılandan pek rahatsız olmuş görünmüyordu. Hatta tam tersi bir manzara vardı Venezuela’da. Maduro’nun ABD tarafından yargılanmak üzere kaçırılması ülkesinin corrupt ‘’yönetici sınıf’’ı nezdinde değilse de, halkı arasında genellikle coşkulu gösteri ve kutlamalara neden oldu. Venezuela’da gerçekte ne olduğunu bilenler için bu durum hiç de şaşırtıcı değildir.

Çünkü Maduro uyguladığı devletçi-populist politikalarla (devletleştirme/millileştirme) halkını yoksulluk ve sefalete mahkûm etmiş, vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini tanımayan bir baskı politikası izleye gelmiş, muhalefeti zor yoluyla demokratik siyasî rekabetin dışına itmiş ve mevcut siyasî konumunu seçimleri çalmasına borçlu olan populist bir diktatördü. Düşünün ki, gerçek meşru muhalefet lideri hayatı tehlikede olduğu için saklanmak zorunda kalmış ve Nobel Barış Ödülü törenine bile şahsen katılamamıştı. Kısaca, diktatör Maduro ülkesinin meşru devlet başkanı değildi.

Yabancı bir hukukçunun dediği gibi, bu acımasız diktatörün gerçek suçu aslında uyuşturucu kaçakçılığı veya ‘’narko-terörrizm’’ değil, ‘’Batı yarımküredeki tarihin en büyük mülteci krizine de yol açan baskı ve kitlesel cinayetler’’dir. Maduro, ülkesinin sahip olduğu muazzam petrol rezervini doğru dürüst işlemekten aciz olan ve genel olarak ta ülkesinin kaynaklarını kendi ailesini zenginleştirmek için kullanarak ve yanlış politikalarla heba ederek halkını yoksulluğa mahkum eden, kitlesel insan hakları ihlâlleriyle maruf bir rejimin baş siyasî sorumlusudur.  

Bu durumda, ahlâkî açıdan bakıldığında, bunu yapabilecek güçte olan herhangi bir kişi veya kurumun Maduro haydudunun insanlara daha fazla zarar vermesini engelleyerek yargı önüne çıkarmaya hakkı vardır. Maduro’nun böyle bir müdahaleye karşı ahlâkî anlamda hiçbir meşru iddiası olamaz.  Aynı şekilde bugünkü Venezuela yönetimi de insan hakları ihlâlcisi gayrı meşru ve otoriter bir rejim olduğu için kendisine müdahale edilmemesine ilişkin hiçbir (ahlâkî) hakka sahip değildir. Egemen bir devlet olma iddiası da bu meseledeki Maduro rejiminin ahlâkî sorumluluğunu ortadan kaldıramaz. Kaldı ki, uluslararası hukuk bakımından da insan hakları ihlâlcisi hiçbir devlet dış müdahaleye karşı ‘’egemenlik’’ temelli bir iddiada bulunamaz. Aynı nedenle, Maduro’nun ‘’devlet başkanlarının dokunulmazlığı’’na ilişkin uluslararası teamülden de yararlanması düşünülemez.

Ancak, bu ahlâkî yargıların geçerliliği Venezuel’aya yapılan ABD müdahalesinin amacına ve onu izleyen gelişmelerin ne yönde seyredeceğine de bağlıdır.  Şimdi, başta Anayasası olmak üzere kendi ülkesinin hukukunu da çiğneyerek Maduro’yu kaçıran Trump yönetiminin bunu esas olarak insan hakları gerekçesiyle değil de büyük ölçüde -kendi anlayışına göre- ABD’nin çıkarları için yaptığı bellidir. Ayrıca Trump yönetiminin bu harekâtın ardından Venezuela’da demokratik bir rejim kurmak veya kurulmasına yardım etmek gibi bir niyeti de olmadığı anlaşılmış bulunmaktadır.

Bu durumda, diktatör Maduro’nun böyle bir dış müdahaleye karşı ahlâkî olarak ileri sürebileceği herhangi bir iddia bulunmasa da, ABD yönetiminin yaratmış olduğu bu hukuksuz fiilî durumu telâfi etme yükümlülüğüyle karşı karşıya olduğu söylenebilir. Hukuk bakış açısından bu konuda akla gelebilecek en makul yol ise ABD’nin Maduro’yu yargılanmak üzere yetkili bir uluslararası mahkemeye teslim etmesi olabilir.

Ne var ki, halihazırda Maduro’ya isnat edilen ‘’suç’’u (‘’uyuşturucu kaçakçılığı’’) yargılamakla yetkili bir uluslararası mahkeme bulunmamaktadır. Nitekim çoğu kişinin aklına ilk gelebilecek merci olan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisi insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarıyla sınırlıdır. Uluslararası Adalet Divanı (UAD) da esas olarak kişilerin yargılandığı bir yer olmayıp sadece devletler arasındaki hukukî uyuşmazlıklar konusunda yetkilidir. (Buna karşılık Venezuela makamlarının, kendi ‘’egemenlik’’lerini ihlâl eden ABD’ye karşı UAD’na başvurması söz konusu olabilir.)

Bu durumda, ABD’nin yapmış olduğu hukuksuzluğu bir ölçüde telafi etmesinin bir yolu, Maduro’yu adil bir şekilde yargılamak ve geleceğe dönük olarak ta Arjantin örneğinden başlayarak geleneksel saldırgan dış politikasından vaz geçmek olabilir. 

YORUM EKLE

banner582

banner471

banner628

banner474