Bugün AKP-MHP partizanı olmayan aklı başındaki herkesin farkında olduğu gibi, on yıldan fazla bir süredir önce AKP hükümetleri 2018’den itibaren de AKP-MHP koalisyonu gitgide artan bir yoğunlukla Türkiye’de demokrasinin temellerini yıkmaya çalışmaktadırlar.
Bugüne kadar, bu iktidar tarafından yurttaşların temel haklarının, hukukun ve hukuk fikrinin (dolayısıyla ‘’hukukun üstünlüğü’’nün),yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının, demokratik rekabetin ve rejimin denge-denetim mekanizmalarının alabildiğine tahrip edildiğine şahit olduk. Bütün bunlara, gerek yargısal gerekse siyasî yoldan adaletin yok edilmesi, bu arada iktidarı eleştirenlere ve/veya iktidar muhaliflerine karşı yaygın ve kararlı bir baskı, hatta zulüm politikası eşlik etti. AKP-MHP’nin bu son ’’icraatı’’nın en göze batan uç örneği, ana muhalefetin ortadan kaldırılmasını amaçlayan ve halen devam etmekte olan uzun bir yargısal görünümlü siyasî operasyonlar zinciridir.
AKP-MHP iktidarının ‘’günah galerisi’’ elbette bunlarla bitmiyor. Son olarak, hükümete muhalif yayınlar yapan Halk TV’ye kayyım atanması ve yayınının susturulması zaten yıkılmış olan ‘’demokrasi’’nin yeniden ayağa kalkması ihtimalini de neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Öyledir, çünkü hükümetin kontrolü altında olmayan bir medya organının artık neredeyse kalmadığı bir durumda, demokrasinin yeniden ayağa kalkmasının zemini ortadan kalkmış demektir. Böylece, bugün itibariyle, ancak ifade ve basin özgürlüğü güvence altında olması sayesinde var olabilecek bir serbest eleştiri ve muhalefet zemininde rekabetçi-demokratik seçimlerle iktidarı değiştirme imkânı Türkiye toplumunun elinden alınmış bulunmaktadır.
Evet, ‘’bir demokraside medya dördüncü kuvvettir’’ diye boşuna denmemiştir. Bundan kasıt, demokratik bir rejimde medyanın hükümetler için bir denge ve denetim mekanizması olduğudur. Somutlaştırısak, medyanın ifade özgürlüğünün kamusal alandaki örgütlenmiş hali olduğunu düşündüğümüzde, ilk olarak, media organları kamusal işlerin yönetimindeki yanlışlık ve yolsuzluklara dikkat çekmek ve onları teşhir etmek suretiyle kamu hayatının gidişatını düzeltme ve gerekirse sorumlulara müeyyide uygulama konusunda hükümet veya yurttaşlar topluluğunun temsilcisi olan (ve halihazırda maalesef Türkiye’de mevcut olmayan) ‘’parlamento’’nun üzerinde kamuoyu baskısı yaratma olanağına sahiptirler.
Doğru işleyen bir medya ‘’yoldan çıkmış’’ veya çıkması çok yakın bir ihtimal olan hükümetleri frenleyici bir işlev görmek yanında, hem hükümete, hem de yurttaşlara ve rejimin demokratik vasfının güçlenmesine pozitif katkı yapabilir. Bu arada, Amerikalı bir yüksek yargıcın vaktiyle dediği gibi, yurttaşlar açısından “kamusal konularla ilgili görüş açıklamak, kendini ifade etmenin ötesinde bir şeydir; o kendi kendini yönetmenin özüdür.”
Medyanın hükümete pozitif bir katkısı onun ifade özgürlüğünün ana aracı ve platformu olmasıyla ilgilidir: Gazete ve televizyonlar ile diğer medya araçları hükümet politikaları hakkında kamusal tartışmaya aracılık ederek, kamu oyunun ilgi ve kaygıları konusunda hükümetleri aydınlatabilir, onları genel ve uzman kamu oyunun görüşlerinden haberdar ederek hem onların yanlış yapma ihtimalini azaltabilir hem de hükümetin kamuoyu ile uyumunu güçlendirebilirler.
Demokratik bir rejimde ‘’dördüncü kuvvet’’in genel olarak yurttaşlara ve bizatihi rejimin sağlığına yapabileceği başka bir pozitif katkı da, yurttaşların siyasî konularda doğru bilgiye dayalı sağlıklı tercihler yapabilmelerine yardımcı olacak şekilde, onlar için hükümetin icraatına ayna tutmaktır. Bu tür bir aydınlanma yurttaşlar açısından hükümetin politikalarını sorgulayabilme ve muhtemel bir seçimde bilgiye dayalı tercihte bulunma şansını artırabilir. Her iki durumda da medya yurttaşların seçimlerde oy vermekten başka bir yolla ve dolaylı olarak siyasî katılımına aracılık etmektedir.
Medyanın susturulduğu bir yerde demokratik bir rejimin var olma imkânı şöyle dursun, siyasî medeniliğin asgari standardı bile sağlanamaz.


