Muhafazakâr-demokrat mı, liberal-demokrat mı?

 Yedi Temmuzda çıkan ‘’Babacan-Gül ikilisi Türkiye’yi normalleştirebilir mi?’’ başlıklı yazımda özetle, esas olarak AKP’nin başlangıçtaki reformist kimliğini sahiplenme iddiasında olduğu ve partinin o zamanki kadrosundan devşirilen bir ekiple çalışacağı izlenimi veren Babacan-Gül hareketinin partileşmesi durumunda iktidar olmasının kolay olmadığını, bir şekilde iktidara gelse bile hem kadrosu hem de tabanı itibariyle AKP’nin devamı gibi algılanacak olan bir partinin, iyi bir liderlik altında bile Türkiye’yi normalleştirmesinin zor olduğunu yazmıştım.

O tarihten sonra 9 Eylül tarihli Karar gazetesinde kurmayı tasarladıkları parti hakkında Sayın Ali Babacan’la genişçe bir mülâkat yayımladı. Bu mülâkattaki bilgiler ışığında meseleyi tekrar ele almakta yarar var.

Babacan’ın açıklamaları daha önceki izlenimlerimi önemli ölçüde doğrulamakla beraber, bazı dikkate değer yeni unsurlar da içeriyor. Nitekim, Sayın Babacan hem partinin hazırlık çalışmalarını ‘’ülkenin başarılı yıllarında mutfakta olan ekiple birlikte’’  -yani başlangıçtaki AKP bürokrasisiyle- yaptıklarını söylüyor, hem de yeni oluşumda o dönemde ortaya konan ilkeleri esas alacaklarını belirtiyor. Babacan’a göre, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu kötü durum AKP’nin başlangıçtaki ilke ve değerlerinden uzaklaşılmasının sonucudur.  ‘’Zaman içerisinde ilkelerin, değerlerin önemini yitirip, kişisel görüşlerin, kişisel dürtülerin ağır basması maalesef her kurumda bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.’’

Öte yandan bu açıklamalarda, kurulacak partinin toplumun her kesimine açılmaya, sadece muhafazakârları değil daha geniş kesimleri kucaklamaya istekli olduğu da vurgulanıyor. Babacan hem hazırlık çalışmalarının ‘’katkıda bulunma imkânı, becerisi, birikimi olan’’ herkese açık olduklarını, hem de dünya görüşü, inanç ve hayat tarzı ayrımı yapmaksızın her kesimin sorunlarına çözüm üretmeyi amaçladıklarını belirtiyor. Babacan’ın devletin insanları geldikleri bölgeye, yaşam tarzlarına ve inançlarına göre ayrıştıramayacağını söylemesi ve bu arada ‘’farklı kimliklere saygı gösterilmesi’’ gereğini vurgulaması elbette önemli hususlar.

Babacan’a göre; Türkiye’nin halihazırdaki temel sorunları üç ana başlıkta toplanabilir: Özgürlük, adalet ve ekonomi. Bu arada, hem özgürlük ve adaletle ilgili sorunların ekonomik sorunlara nispetle daha ‘’yakıcı’’ olduğunun, hem de özgürlük ve temel haklar sorununun 28 Şubat’ta olduğu gibi muhafazakârlarla sınırlı olmayıp, artık toplumun her kesimini ilgilendiren bir sorun olduğunun vurgulanması sevindirici. Babacan özgürlük sorunuyla bağlantılı olarak birkaç yerde düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskının kalkması gerektiğine özellikle işaret ediyor. 

Sayın Babacan’ın adaleti Türkiye’nin temel sorunları arasında saymasını son derece önemli buluyorum.  ‘’Devletin varoluş sebebi adalettir’’ diyor. Ona göre, topumsal huzur ve barışın da temeli olan adalet esas olarak fırsat eşitliği, tarafsızlık ve eşit vatandaşlık sorunudur. Adaletin sağlanması, en başta devletin vatandaşlar arasında ayrım yapmamasına bağlıdır. 

Üçüncü ana sorun alanı olan ekonomide ise Babacan özellikle dışa açıklık, öngörülebilirlik ve hukukî güvenliğe vurgu yapıyor. Haklı olarak, Türkiye’nin içine kapandığı zaman yoksullaşacağına ve demokrasisinin zayıflayacağına dikkat çekiyor; ekonomik aktörlerin devletin istikrarsız ve keyfî kararlarından olumsuz etkilendiğini ve hukuk güvenliği olmamasının yatırımcıyı ürküttüğünü hatırlatıyor.

Daha spesifik olarak, Kürt sorununa yeni partinin bakışına gelince, bu konuda ‘’farklı kimliklere saygı’’ temelinde bir yandan özgürlüklerin ilerletilmesini, öbür yandan genel güvenliği güçlendirmeyi amaçlayan bir yaklaşımı esas alacakları belirtiliyor. Bu sorunun, bir yandan terörle mücadele edilirken, öbür yandan özgürlük ve hukukla desteklenmiş ‘’daha fazla demokrasiyle’’ çözülmesi öngörülüyor. Bunun AKP’nin halihazırda izlemekte olduğu politikadan daha ileri bir pozisyonu temsil ettiği söylenebilir. 

Hükümet sistemi ve demokrasi sorunuyla ilgili olarak da Sayın Babacan kuvvetler ayrılığı ile denge ve denetim mekanizmalarının önemine dikkat çekiyor. Bu bağlamda, Meclisin denetim işlevini yerine getirecek şekilde güçlendirilmesi ihtiyacını vurgulamakla beraber, daha somut olarak nasıl bir hükümet sistemi öngördüklerine değinmiyor.  
 
Sonuç olarak, Babacan ve ekibinin, muhafazakâr bir rengi de olan liberal-demokrat bir parti mi, yoksa liberal rengi eski AKP’den daha belirgin olan ‘’muhafazakâr-demokrat’’ bir parti mi kurmaya çalıştıkları halâ netlik kazanmamış görünmektedir. Kurulacak partinin AKP’nin ‘’eski mutlu günleri’’ni restore etmeyi amaçlayan yenilenmiş bir devamı değil de, liberal-demokratik ilkeler temelinde toplumun modern hayat tarzına sahip kesimlerinin de rahatça benimseyebilecekleri bir parti olup olmayacağı, ancak kurucu kadrosu ve programının ayrıntıları belli olduktan sonra anlaşılabilecektir.  

YORUM EKLE