Nergisli, Farabi’li bir yazı

Çayın demlenmesini beklerken gözüm yemek masasının üstündeki vazonun içindeki nergislere gidiyor ve oraya yürüyüp burnumu buketin içine arılıyorum.
 
Nergisleri Rum tarafındaki marketten almıştım.
 
Girişin yanında, bir kovanın içinde duruyorlardı.
 
Evimde daha uzun ömürlü olsunlar diye tomurcuk olanları seçmiştim.
 
O günden beri, birer ikişer açıyorlar.
 
Vazo cam olduğu için çiçeğin uzun yeşil saplarını da görüyorum. Rüzgârda yana eğilmiş gibi duruyorlar, suyun hareketi ile yatıp tekrar ilk durumlarına dönen su altı deniz bitkileri gibi ve aynı şekilde göze haz veren.
 
Vazodan başımı kaldırınca pencerenin dışında güneşin gitmiş, akşamüstüleşmiş olduğunu görüyorum.
 
Yataktan kalktıktan sonra pencereden gördüğüm bulutlar güneşin önünü kesti.
 
Çay fincanımla bahçedeki masanın önündeki koltuğa döndüğümde, içeri girmeden önce hissettiğim sıcak yerine bir serinlik duyacağım.
 
Bir arkadaşımın gönderdiği Farabi’nin sözü geliyor aklıma: “Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun.”
 
Canlı olmak ne kadar acayip bir şey.
Acayip ve buhar gibi ele gelmeyen. Anlamlı ve anlamsız; kısa ve uzun; ödül ve ceza.
 
Ama en başta acayip.
 
Dünya, nimetlerinden faydalanmak ve ezasını çekmek için uğranılan bir durak olmalı. Ölüm hayatın sonu olmalı, ama var olmanın değil. Başka zamanlara, dünyalara yolculuğun başlama işareti olmalı.
 
Her nasıl olacaksa.
 
Nergis en sevdiğim çiçektir. Çocukluğumdan kalmadır bu sevgi. Sarı-beyaz çiçekleri, ilk yıllarımı geçirdiğim dağ köyünde, çamların arasında çıkıyor ve kokularıyla beni yanına çağırıyordu.
 
Dere nanesi, menekşe ve kokulu yalın gülle de tanışıklığım Yağmuralan’da başladı.
 
O yaşlarda insanın doğa ile ilişkisi değişiktir. Çocuk, dışındaki canlıları onun da desenine ait olduğu kumaşın bir parçası gibi görür. Kopuk değildir.
 
Çamlı, dereli, kış-karlı bir dağ köyünde doğduysa, tabii.
 
Bir şehirde, bir apartman dairesinde, bir elinde cep telefonu diğerinde tableti ile yaşıyorsa doğa hakkında hiçbir şey düşünmüyor olabilir.
 
Çocuk, dünya hep içine doğduğu dünya gibi idi sanır.
 
Bu nedenle, geçişi üç gün süren kuş sürüleri, balık dolu berrak dereler, gemilerin geçişine engel olacak büyüklükte balina aileleri, sarhoş eden temiz hava, artık hiç olmamış gibidir.
 
Paçalarım ıslanmasın diye çizmelerimi giyiyorum ve kitabımı koltuğumun altına sıkıştırıp bahçeye çıkıyorum.
 
Güneşi kaplayan bulut, toplanıp dağılarak çok yavaş, yağmur olmak üzere bahçeme doğru yürüyor. Yağmur anlamına gelen, gübre yerine ağaçların köküne döktüğüm koyu odun külünün renginde.
 
Bulutu tarif etmek imkânsız. Birçok şeyi olduğu gibi.
 
Nergisin kokusunu nasıl tarif edersin?
 
Bulut deyince, bir milyon insanın aklına bir milyon bulut gelir ve hiçbiri benim bulutum gibi değildir.
 
Biraz okuduktan sonra kalkıyorum ve portakal ağaçlarının olduğu yere gidiyorum. Portakalı soyarken üstüme tombul damlalar düşmeye başlıyor.
 
Kitabımı bıraktığım yerden alıp yine koltuğumun altına sıkıştırıyorum ve aklımda mutfaktaki şömineyi yakma düşüncesi, portakal çiğneyerek eve dönüyorum. 
 
NOT: Geçen günkü yazımda bahsettiğim kitabın Türkçe çevirisi olmadığını yazmıştım. Dikkatli bir okuyucum olduğunu yazdı. Özür dileyerek düzeltirim:
Ateistin Kutsal Kitabı, Derleyen Joan Konner, Çeviri Ali ÜNAL, Notos Kitap, 2011. 

YORUM EKLE