banner564

Otoriterleşmeye karşı direnmenin imkânı: dün ve bugün

İnsan ömrü açısından düşünüldüğünde kırk yıl gibi kısa sayılamayacak bir süredir ‘’demokrasi’’ ideali hakkında şu kanaati taşıyorum: Kendi başına demokrasi bizatihi bir amaç olmaktan ziyade insanların kendi amaç ve değerlerini gerçekleştirmelerinin kurumsal zeminini sağlayan veya buna yardımcı olan bir araçtır. Bu çerçevede, demokrasi esas olarak barışçı iktidar değişimine ilişkin bir usuldür, kurallar ve kurumlardır.

Ancak bu, demokrasinin değerlerle bir ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Aksine, demokratik rejimin işlemesini ve insanî-medenî temelde ayakta kalmasını sağlayan bazı değerler elbette vardır. Ne var ki, bunların çoğu demokrasinin kendi özünden gelen değerler değil, onun esas olarak liberalizmden ödünç aldığı değerlerdir.

Evet, kurumsal bir çatı olarak demokratik rejimin üzerine oturduğu sivil özgürlükler (kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlükleri), hukukun üstünlüğü, hukuk önünde eşitlik, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı gibi değerler aslında liberal değerlerdir. Sosyo-kültürel temelde düşündüğümüzde de insan hayatına, bireyin bağımsızlık ve onuruna saygı, farklılığın tanınması, hoşgörü, çoğulcu zihniyet ve şiddetin reddi gibi felsefî-ahlâkî değerler için de aynısı söylenebilir. Siyasî bir ideal olarak alındığında çoğu zaman yalın ‘’demokrasi’’den değil de ‘’liberal demokrasi’’den söz etmemizin nedeni budur. 

Şu veya bu ülkede demokratik rejimin işlememesinin, yıkılmasının veya istikrar kazanmasının da nedeni demokrasinin kurumsal yapısının elverişsizliği veya çökmesinden ziyade, ilgili liberal değerlerin yönetici elitte ve/veya genel olarak yurttaşlar arasında şu veya bu ölçüde kabul görmemesidir.

Bireylerin şeklen demokratik bir rejimin otoriterleşmesine karşı direnme imkânı da gerek söz konusu kurumsal yapının sapma, gerekse liberal değerlerin siyasi seçkinler ve halk arasında tutunma derecesine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bunu ‘’28 Şubat Süreci’’ndeki ve halen yaşamakta olduğumuz otoriterleşme dönemindeki kendi hayat tecrübemden hareketle örneklendirerek açıklamak istiyorum. 

Zamanın askerî ağırlıklı Millî Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat 1997’de Refah-Yol hükümetine karşı yayımladığı Bildiri’yle başlayan malum baskıcı ‘’Süreç’’te esas olarak başta Refah Partisi olmak üzere ‘’irticacı’’ kesime yönelikti. Süreçten en fazla zarar görenler de öğrenim özgürlüğü tehlikeye giren başörtülü yükseköğretim öğrencileriydi. ‘’Başörtüsü yasağı’’ rejimin o derece sembolü haline gelmişti ki, seçilmiş bir milletvekili bile sırf başını örttüğü için milletvekilliği düşürülmekle kalmamış, vatandaşlıktan da çıkarılmıştı.

O dönemde baskıcı uygulamalardan zarar görenler elbette sadece başörtülüler ve dindar-muhafazakârlar değildi; medyada ve akademideki az sayıdaki liberal ve demokrat eğilimli gazeteci, fikir adamı ve bilim insanları da rejimin hedef tahtasındaydı. Esas olarak ifade, basın ve örgütlenme özgürlükleri üzerinde rejimin baskıları vardı. Bu arada konferanslar, makaleler ve televizyon konuşmalarıyla baskıcı uygulamaları eleştirdiğim için benim hakkımda da -birisini zamanın Cumhurbaşkanı Demirel’in, birini Konya ili garnizon komutanının, galiba birini de Hacettepe Üniversitesi’nin tetiklediği- toplam beş ayrı ceza davası açıldı.

Bu uzun hikâyedir, benim bu yazıda asıl vurgulamak istediğim, 28 Şubat rejiminin baskılarının muhafazakâr siyasetçiler, kuruluşlar ve başörtülü öğrenciler yanında, benim gibi alenî ve aktif muhaliflerle sınırlı olduğuydu. Daha önemlisi, yargının o zamanki ‘’siyasallaşması’’ bugünkü kadar yaygın olmayıp askerler için hassas olan konulara inhisar ediyordu. Hakkımdaki ceza davaları yüzünden mahkemeden mahkemeye koşuşturmak zorunda kalan ben bile yargıdan en azından yasallık anlamında bir ‘’adalet’’ bekleyebiliyordum, çünkü birkaç istisna dışında mahkemeler ‘’mahkeme’’ olmaktan çıkmış değildi.

Bugün ise, son olayda çok dramatik biçimde görüldüğü gibi, mahkemeler yetkili ve görevli olmadıkları konularda bile rejimin anayasal dengelerini sarsabilecek ve toplumsal sarsıntılara yol açabilecek, hatta toplumu çözülmeye götürebilecek mahiyette doğrudan doğruya siyasî kararlar vermeye cüret edebilmektedirler. 

Günümüz Türkiye’sinde hem rejimin mağdurları çok daha yaygın ve fazladır, hem de siyasî iktidarla mutabık olmayan hiçbir kimsenin mahkemelerde hakkını alabilme veya cezaî müeyyideden kurtulma şansı yok gibidir.

Kısaca, o askerî vesayet rejimine bile muhalefet etmek bugünkü AKP-MHP otoriterliğine muhalefet etmekten daha kolaydı ve daha az riskliydi. Çünkü bugün sadece demokrasinin usulî kuralları ve kurumsal yapısının değil, demokratik bir rejimi ayakta tutacak ahlâkî ve kültürel temellerin bile ya tahrip edilmiş ya da yok sayıldığı bir rejim altındayız. 

Ülkenin kaderi kendisini Anayasa dahil hiçbir kuralla bağlı saymayan tek bir kişinin ‘’takdiri’’ne kilitlenmiştir. Siyasetteki kendi ‘’ana muhalefeti’’nin kim olacağını bile yargı sistemi aracılığıyla belirleyebilen bir irade karşısında istisnasız herkes çaresiz durumdadır.  

YORUM EKLE

banner608

banner474