‘’Özerk kurumlar’’ mı dediniz?

Liberal-demokratik rejimlerin gayet anlamlı sembolleri bunlar: parlamento, özerk kurumlar, bağımsız yargı. 
Parlamento, toplumun demokratik temsilcilerinin kamusal meseleleri halka açık bir şekilde tezekkür edip karara bağladıkları yer; özerk kurumlar, çoğunluk iktidarının partizan kaygılarla müdahale edemeyeceği uzman kurumlar; bağımsız yargı, hak ve adaletten başka hiçbir politik veya kişisel kaygının yönlendiremediği mahkemeler sistemi.   
Gel gör ki, bugün Türkiye’de bunların hiçbir yok. Gerçi, Anayasaya bakarsanız bunlar Türkiye’nin de resmî kurumları. Nitekim, kâğıt üstünde seçilmiş bir yasama meclisimiz, özerk idarî kurumlarımız ve bağımsız yargımız var. Üstelik, ‘’yargı’’yla ilgili olarak Anayasa onun sadece bağımsız değil, ‘’tarafsız’’ da olduğunu söylüyor. 
Evet, hâlihazırda bizim doğru anlamda bir parlamentomuz yok. Maalesef, Türkiye Büyük Millet Meclisi büyük ölçüde yürütme organının vesayeti altında; özellikle çoğunluğa mensup üyelerin ‘’Reis’’ten bağımsız bir iradeye sahip oldukları çok şüpheli. Meclisin yasama yetkisi zaten Anayasayla (2017 değişikliği) önemli ölçüde ‘’Cumhurbaşkanı’’ lehine törpülenmiş durumda. Muhalefete mensup milletvekilleri de bırakınız Meclisin gündemini etkileyebilmeyi, yasama sürecine bile anlamlı bir katılma imkânından yoksunlar. Bu haliyle TBMM olmasa hiçbir şey eksiklik hissedilmez.
Sözde özerk kurumların halinin nice olduğunu ise özellikle RTÜK’ün sergilediği acınası performans ayan beyan gösteriyor. Bu Kurula hâkim olan çoğunluk onu iktidar partisinin siyasî önceliklerinin ve gelenekçi ahlâk anlayışının icracısı haline getrmiş durumda. RTÜK tam da daha yeni kurulduğunda öngörmüş olduğum gibi, siyasî çoğunluk adına basın-yayın kuruluşları üzerinde Demokles Kılıcı gibi sallanan bir ’’İnzibat Teşkilâtı’’ olarak çalışıyor. Bu arada, Merkez Bankası bile merkezî idarenin hiyerarşik yapısı içinde yer alan sıradan bir kurul muamelesi görmektedir. 
Yargıda da durum farklı değil. Yargı bağımsızlığının ve hâkim güvencesinin garantörü olması gereken Hâkimler ve Savcılar Kurulu devlet sistemine hâkim olan irade adına mahkemeleri vesayeti altına almış bulunuyor. Onun için, istisnaî örnekler bir yana bırakılırsa, yargı genel olarak çoğunluk iktidarıyla uyum içinde hareket etmek zorunda kalmaktadır. Elbette yargı düzeni içinde gönüllü olarak böyle davranan hatırı sayılır bir kitle de var. Buna karşılık, siyasî iktidarla aynı dünya görüşünü paylaşmayan yargıç ve savcıların işi hiç kolay değil. İdeolojik beyanlarda bulunabilmeleri şöyle dursun, bunlar insaniyetçi açıklamaları yüzünden bile soruşturmaya tâbi tutulup görevden uzaklaştırılabiliyorlar. Böyle bir sistemin adalet üretmesi elbette ancak şansa kalmıştır. Başka bir deyişle, siyasî iktidarın iradesinden bağımsız hareket edemediği için, mevcut yargı statükosu ‘’hak ve adalet’’e hizmet etmekten ziyade baskı üretmektedir.
Bütün bunların ana sebebi bellidir: 2017’de yapılan Anayasa değişikliklerinin de katkısıyla, Türkiye’nin rejimi tek-adam yönetimi halini almıştır. Bu rejimin odak noktasında, hiçbir kamusal işin kendi kontrolü dışında yürü(tül)mesinden hazzetmeyen ve her şeyi kontrol edebilecek güce sahip olan ‘’Reis’’ yer almaktadır. Yürütme zaten Reisin kendisidir, yasama ve hatta yargı organları ise, belirttiğim gibi, onun iradesiyle uyumlu hareket etmek zorundadırlar. 
Bu arada, bu rejimde doğru anlamda ‘’bakan’’ ve ‘’bakanlar kurulu’’ diye bir şeyin olmadığını da tekrar vurgulamak gerek. Çünkü, ‘’bakanlar kurulu’’ hükümet politikasını müzakere ve tartışma yoluyla belirleyen kolektif bir karar organı demektir. Oysa, Türkiye’nin carî rejiminde tek bir karar mercii vardır ki o da Reisin kendisidir. Kendilerinden ‘’bakan’’ diye bahsedilenler de aslında söz konusu kolektif karar organının yetkili üyeleri değil, Reisin memurlarıdır (yardımcıları veya sekreterleri). Bunların karar alma yetkileri yoktur, görevleri Reisin emir ve talimatlarını uygulamaktan ibarettir. 
Bu rejimde, ‘’bakanlar’’ ve ‘’cumhurbaşkanı yardımcıları’’ dahil, kamusal konuma sahip hiçbir kişi, kurum veya kurulun bağımsız davranması söz konusu olamaz. Bu da hangi makama kimin geldiğinin hiçbir önemi olmadığı anlamına gelmektedir. Çünkü; bu kişiler zaten sadece Reis’in güvenine sahip oldukları için ve ona biat etmek şartıyla o görevlere gelmektedirler. Böyle bir rejimde ‘’özerk’’ bir kurum aramak beyhude bir çaba, şu veya bu soruna çare olarak ‘’özerk’’ bir kurum kurmayı veya kurul oluşturmayı düşünmek de hayalciliktir.
Kısaca, onca modernleşme ve anayasallaşma çabasından sonra Türkiye’nin bugün gelmiş olduğu yer, kural ve kurumların yerini kişisel sadakat ve tutkuların aldığı pre-modern bir siyasî-idarî konumdur.

YORUM EKLE