Siyasî modernlik ve medenilik

Malum, Türkiye’nin modernleşme macerasının iki yüzyılı aşkın bir geçmişi var. Pek kısa sayılamayacak bu süre içinde önce mutlak monarşiden anayasal monarşiye (meşrutiyete), oradan cumhuriyete ve nihayet demokrasiye geçtik. Bu dönemde tabiatıyla yönetici kadrolar değişti, siyasî partiler ortaya çıktı ve ayrıca hükümet sisteminde de kısmî veya köklü değişiklikler meydana geldi. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, ne siyaset ve yönetime ilişkin genel anlayışımız ne de siyasî kurumlarımız tam olarak modernleşebildi. Bugün halâ sadece genel siyasal kültür değil, elit siyasal kültürü de modernlik-öncesi düşünce ve alışkanlıkların bariz etkisi altındadır. 

Hemen belirtmeliyim ki, bunları söylerken siyasî modernlikle medenî-insanî bir toplumsal-siyasî organizasyonun aynı şey olduğunu kast etmiyorum. Siyasî modernliğin elbette insanlık durumuyla ve medenilikle bağdaşmayan birçok yönü var; bunların başında merkeziyetçi, hiyerarşik ve tek-tipleştirici ulus-devlet modeli gelmektedir. Ama kabul edelim ki siyasî modernliğin, geleneksel siyaset anlayış ve uygulamasına tercih edilmesi gereken daha medenî yanları da var. Bunların başında ‘’kişilerin yönetimi’’nin yerini ‘’kurallar ve kurumların yönetimi’’nin alması gelmektedir. Modern hukuk devleti öğretisinin de temel konseptlerinden olan ‘’kişilerin değil kuralların yönetimi’’ni siyasette medeniliğin standardı olarak da görebiliriz.

Bunun ne anlama geldiğini büyük sosyolog Max Weber’in otorite tipolojisinden hareketle açıklayabiliriz. Weber herhangi bir toplumda gözlenebilecek otorite tiplerini üçe ayırmıştı: karizmatik, geleneksel ve akılcı-hukukî. Kalıcı bir model sayılamayacak olan ‘’karizmatik’’ otoriteyi bir yana bırakırsak, modernlik öncesi toplumlarda hâkim olan geleneksel otorite ve meşruluk anlayışında yönetici yönetme yetkisini, çoğu zaman dinî ve kültürel inançların da desteği sayesinde kutsal, ebedî ve dokunulmaz sayılan geleneklerden alır. Geleneksel toplumlarda yönetilenler (tebaa) yönetenlere kişisel olarak ve sadakat bağı ile bağlıdırlar. Henüz hükümdarın kişiliğinden ayrı bir ‘’devlet’’ sözkonusu olmadığı ve fizikî varlığı, personeli ve teknik donanımıyla bitün bir yönetim aygıtı hükümdarın kendi mülkü sayıldığı için, aynı durum onun çalışanları için de geçerlidir. Böylece, hükümdar ‘’mülkünü’’ kendisine kişisel olarak sâdık olan elemanları aracılığıyla yönetir; bunlar konumlarını ona borçludurlar. Onun içindir ki, geleneksel meşruluk anlayışının egemen olduğu toplumlarda yönetim kişisel ve keyfî bir özellik gösterir. 

Buna karşılık, modern toplumlarda baskın olan ‘’akılcı‐hukukî’’ otorite tipinde siyasî iktidarın kaynağı herkes için geçerli olan genel normlardır. Bu normlar, bürokrasi dahil olmak üzere kamu otoritesi kullanan herkesin statüsünü, hak ve ödevlerini açık bir şekilde belirlerler. Ne vatandaşlar ne de kamu görevlileri iktidar sahibine (veya sahiplerine) kişisel olarak bağlıdırlar. Kamu görevlileri iktidar konumunda olanların sâdıkları, bendeleri veya gözdeleri değil, kamusal iş ve görevlerin güvenceli ve tarafsız yürütücüleridir. 
Akılcı-hukukî otorite tipinde siyasî itaat yöneticilerin şahsına değil ilkelere ve kurallaradır; yönetim mevkilerinde olanlara, kişilik özelliklerinden dolayı veya minnet duygusuyla değil, fakat bu makamlara kanunlara uygun olarak geldikleri ve yetkilerini kanunlara uygun olarak kullandıkları için itaat edilir. Dolayısıyla, burada adeta "kişilerin değil, kuralların (kanunların) yönetimi” söz konusudur. Bu tip rejimlerde kamu yönetimi, liyakate dayalı olarak açık yarışmayla işe alınan ve siyasî partiler arasında tarafsız olan eğitimli uzmanların elindedir. 
Şimdi başa dönersek, siyasî kurumlarını ve kamu yönetimini Weberyen anlamda modernleştirmede Türkiye’nin büsbütün başarısız olduğunu söylemek elbette haksızlık olur. Merkeziyetçilik, şeffaflıktan uzaklık, ‘’hükmet-i hükûmet’’çi ve milliyetçi kibir gibi kusurlarına rağmen, Türkiye yakın zamanlara kadar bu konuda esas olarak siyasî modernliğin standartlarına bağlı kalmıştır. Ne var ki, AKP iktidarının ikinci yarısında Türkiye bu rotadan hızla uzaklaşmaya başladı. Bugün artık kurallar ve kurumların değil tek bir kişinin iradesinin egemen olduğu; rektörünün ‘’Cumhurbaşkanına itaat farzı ayındır’’, milletvekilinin ‘’başbakanımız Allahü Tealân’ın bütün vasıflarını üstünde toplamıştır’’ veya ‘’Cumhurbaşkanı denince bize Allah gibi geliyor" diyebildikleri bir ülkede yaşıyoruz.

Yine de, bunun geçici bir durum olduğunu aklımızda tutarak, Türkiye’nin siyasî modernleşmesini asıl çıkmaza sokanın siyasal kültürünün elverişsizliği olduğunu görmeliyiz. Kurallar ve kurumlar yerine iyi niyetlere ve kişisel inisiyatiflere güvenmek; kuralları birey veya grup çıkarları uğruna dolanmak veya saptırmak; sorgulayıcılık yerine itaatkârlığa mütemayil olmak; kamu işlerinde ehliyet ve liyakatten çok dostluk, arkadaşlık ve ahbaplığa itibar etmek (kayırmacılık) … bu kültürün özelliklerindendir.  
Yeterli iradeyi göstermemiz halinde demokratik kurum ve mekanizmalarımızı tamir ve telâfi etmemiz mümkündür, ama kültür öyle ‘’akşamdan sabaha’’ değişebilen bir şey değil.

YORUM EKLE