Tembel miyim, daha tembel mi oluyorum?

 Son günlerde aklımı bir soru meşgul ediyor:
 
Gittikçe tembelleşiyor muyum?
 
Belki bu daha iyi bir soru:
 
Eskiden de tembeldim de gittikçe daha tembel mi oluyorum?
 
Sabah ve kahvaltı saati. Kucağımda dizüstü bilgisayar. Üzerinde oturduğum koltuğun sağında müsli tabağı. Solundaki taburede bir fincan çay.
 
Bir kaşık ondan, bir yudum bundan derken kedinin mamasını vermediğim aklıma geliyor.
 
Üffff.
 
Kalkıp vermem için tahmini beş-altı adım atıp mamasını sakladığım yere gitmem, eğilip mamayı almam, bir veya iki adım atıp mutfak kapısını açmam,  iki veya üç adım atıp mama tabağının olduğu yere ulaşmam, orada mama paketini açıp tabağa boşaltmam, geri dönüp boş paketi mutfaktaki çöp tenekesine atmam gerek. Birkaç gün önce yaptığım gibi, taşırken pakette kalan suyu üstüme döküp pantolonumu genç yaşta malulen emekliliğe ayırmak zorunda kalmamaya özen göstererek.
 
Şu anda Kristof Kolomb’un ilk Amerika yolculuğu kadar zahmetli görünüyor bana bu iş.
 
“Şimdi yapma, tatlım,” diyorum kendi kendime. “Nasıl olsa biraz sonra kapının yanında yapman gereken bir başka şey çıkacak. Kedinin mamasını o zaman verirsin. Zaten şişmanlıktan ölecek. Karnı neredeyse yere değiyor.”
 
Bunları kendi kendime diyorum, çünkü evde başka kimse yok.
 
Evde başka birisi olsa, kolay.
 
“Kedinin mamasını verir misin?” derim. Veya “Bu sabah da kedinin mamasını sen verir misin?”
 
Suçluluk duygusu arayıp bulmakta uzmanım. “Sen burada tıkın, zavallı hayvanı aç bırak. Utanmıyor musun?” demem uzun sürmüyor.
 
Gene kendi kendime, tabii.
 
Tamam. Tamam. Kalkıyorum.
 
Ama kalkmadan önce anlatacak başka bir şeyim var.
 
Çay konusu.
 
Yakın zamana kadar çayı mutfak bankosunda hazırlar, ocağın dijital saatini dört dakikaya kurar, alarm çalınca koltuk ile çayı ayıran çölü aşarak fincanı alır, koltuğa dönerdim.
 
Bu işi bekletmeden yapmam gerekirdi, çünkü alarm sus düğmesine basmadan susmaz, eşek sudan gelinceye kadar çalardı.
 
Tembelliğe gelince kafam iyi çalışıyor.
 
Bu sistemi değiştirdim. 
 
Artık çayı hazırlayıp demlenmesi için oturduğum koltuğun yanındaki taburenin üstüne koyuyorum. Eski karımın çeyizinde bulunan analog alarmı buldum. Onu dört dakikaya kuruyorum. Dört dakika dolunca çalıyor ve kendiliğinden susuyor.
 
Çay hazır.
 
Alıp getirmeye gerek yok.
 
İyi de bu işin sonu nereye varacak?
 
Bu sabah uyandıktan sonra yataktan kalkmaya üşendim. Dün öğleden sonra da az daha yüzmeye gitmekten vazgeçecektim. Bugün de içimde öyle bir his var ki yemek pişirmeye üşeneceğim.
 
Tembel hiçbir şey yapmak istemese mesele yok. Ama tembel kişi durmadan bir şeyler yapmak ister.
 
 
Demek istediğim, tembellik bir şeyler yapma isteğini ortadan kaldırmaz, o isteğinin tatmin edilmesini geçici olarak veya kıyamet gününe kadar erteler.
 
İçinde benzin olmayan araba hiçbir yere gitmez, ama araba olmaya devam eder misali.
 
Tembellik, insanın yapmak istediği şeylerle onları yapması arasındaki mesafedir. Ne kadar tembel isen mesafe o kadar büyük olur.
 
Bende, korkarım, yakında bu mesafenin ışık yılı ile ölçülmesi gerekebilir.
 
Bir de miskinlik var galiba ki o da üşengeçliğin mistik bir boyuta ulaşması olmalı.
 
Ulaşınca, ki bu gidişle fazla zaman kalmadı, anlatırım.
 
Anlatmaya üşenmezsem, tabii.
--
 
NOT.  Yazılarıma kısa bir süre akü doldurma arası vereceğim. Bundan sonraki yazım 19 Haziran’da çıkacak.
 

YORUM EKLE