banner564

Üçüncü gün

Beşparmak Dağları’nda denize bakan üç kale var. 
Batı’dan başlayarak adları St Hilarion, Bufavento ve Kantara olan bu kalelerin inşasını Arap korsanlara karşı Onuncu Yüzyıl’da Bizanslılar başlattı, onlardan sonra gelenler kaleleri ya onardılar ya kısmen yıktılar.
Üçü de orman içinde olan bu kalelerin en güzel ağaçlara sahip olanı Kantara’dır. Nedeni en ücrada kalmasıdır. Diğer ikisine Girne’den kolaylıkla ulaşılabilir. Kantara’ya gitmek için Girne’den gidiş dönüş iki üç saate yakın araba yolculuğunu göze almak gerekir.
Bayramın üçüncü günü ruhumu yıkamak üzere oraya gitmeye karar verdim. 
Meyve ayıklayıp kapaklı cam bir kaba koydum, metal su şişesini buzdolabından çıkardım, cüzdanımı ve telefonumu yüklendim, güneş gözlüklerimi gözüme, şapkamı başıma geçirdim ve yola koyuldum.
Niyetim kaleye gitmek değil. Dağın yamacında oturan Kaplıca Köyü’ne sapıp ormana gitmeyi hedefliyorum. 
Köy kokularını arkada bıraktıktan sonra ormanın esansı pencereden içeri giriyor. Dağın tepesine yaklaşınca orman yoluna sapıp arabayı bir ağacın gölgesine park ediyorum.
Biraz yürüdükten sonra gövdesinin bir kısmı toprakta, diğer yanı yolda olan iri bir yılanla karşılaşıyorum. Yılan ne kadar tehlikede olduğumu daha iyi hesaplamak için başını yerden biraz yukarı kaldırdı. Hiç kıpırdamıyor. Karnı kabarık. Midesini yeni doyurmuş olmalı. Bir süre öylece durduk. 
Önünden geçip gitmeyi düşünüyorum ama mesafe dar, kafası bozuksa bacağımdan kapabilir. 
Küçük bir taş atıp kaçırsam mı? 
 
Yılan da ne yapacağını gözden geçirmiş olmalı. Ağzını açıp başını tehditkâr bir biçimde sallayarak tısladı ve dönüp dağın içine doğru tırmanıp kayboldu. 
Cep telefonumu arabada bıraktığım için kendime küfrediyorum.
Beş yüz metre yükseklikten orman, yamaçtaki ekini kaldırılmış tarlalar, köy, sahil ve deniz harika görünüyor. Ormanın kokusu ise insanı hayatta olduğuna sevindiriyor.
Çok geçmeden ilerimde çalılıklardan avuç içinden küçük bir keklik çıkıyor. Sağa mı sola mı gideceğinden emin olmayan yalpalamalarla koşuyor. Annesi bir ağaç gölgesinden fırlayıp yavrusuna yol göstermek için sağdaki çalılıklara dalıyor. Küçük bir süre onu izler gibi olup sola kaçıyor.
Geçip gidiyorum.  Büyük kekliğin saklandığı çalıya gelince bir kanat sesi duyuyorum. Ana keklik kaçıp gitti ama çok geçmeden gittiği yerden ötüp yavrusuna “ben buradayım korkma,” diyecek. Kim bilir pusuda yatan kaç yılan var. 
Yürümeye devam ediyorum. Uzaktaki köyden horoz ötüşü duyuluyor. Çiçekli bir çalının üzerinde kelebekler uçuşuyor. 
Buraya daha sık gelmeliyim.
Bir saat yürüdükten sonra arabaya dönüyorum ve büyük hayal kırıklığı: meyveleri içine soyduğum cam kabı evde unutmuşum!

YORUM EKLE
YORUMLAR
ece aksoy
ece aksoy - 1 yıl Önce

doğayı anlatmanızdan aldığım tad kıskanmamın önüne geçiyor

Ege’de Bir Sahil Kasabası
Ege’de Bir Sahil Kasabası - 1 yıl Önce

Bizi bu yasaklı günde ormanda gezdirdiğiniz icin teşekkürler Sn. Münir. Cep telefonunuzu özellikle mi arabada bıraktınız yoksa meyveleri evde unuttuğunuz gibi bir talihsizlikle mi unuttunuz bilmiyorum ama o anları merak ettim.

Ruh ikizi
Ruh ikizi - 1 yıl Önce

Tarım Bakanlığı’nın 45 dağ keçisi , ‘avlama ihalesini’ şiddetle kınıyorum!

Yavuz Polat
Yavuz Polat - 1 yıl Önce

"Meyvelerinizi" olacaktı. Düzeltir, özür dilerim.

Sarp Ege
Sarp Ege - 1 yıl Önce

Üstadın yazıları daha önceleri saat 00.01 de haftada 3 gün yayınlanıyordu. Şimdi saat mefhumu olmadan daha çok yazıyor. Dinlendirici bir yazı. Teşekkür.

Ruh İkizi
Ruh İkizi - 1 yıl Önce

Ne büyük şanssızlık, Üstadım!
Dağda, her şey bal, kaymak olur!

mustafa yüksel
mustafa yüksel - 1 yıl Önce

Onu da unutmayayım, bunu da unutmayayım deyip detaylara takılınca insan gecikiyor. Acele çıkınca da bazı şeyler unutuluyor. Bu biraz da yaşla ilgili tabi. Aynı sıkıntı bende de var.

Faruk Ercan
Faruk Ercan - 1 yıl Önce

Çok güzeldi. Teşekkürler MM.


banner456

banner455