Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’le birlikte İran’a karşı başlattığı savaş, haklı tepkiler yanında, kimi kafa karşıklıklarına da yol açtı. En şaşırtıcı olan da, milliyetçilerle İslamcıların bu meselede aşağı yukarı aynı tepkiyi verdiğini görmek.
İslamcıların İran’a yönelik bu saldırı karşısında hiddetlenmeleri beni şaşırtmadı.Ama ilk anda akla gelebileceği gibi, bu aşırı tepkinin nedeni elbette saldırının ‘’uluslararası hukuk’’a aykırı olması değil. Çünkü İran’a yönelik saldırının meşruluğu konusunda hiç bir kuşku olmasaydı bile onlar ‘’Hamaney’in ölümcül mirası’’na rağmen bu ülkenin tiranik yönetici sınıfına bu ideolojik dayanışmayı yine göstereceklerdi. Öyle olmasaydı, en az Hamaney denen zalimin öldürülmesinden duydukları öfke kadar, bu zorbanın yüzbinlerce mağdurunun sevinç gösterilerinden de bir anlam çıkarır ve öfkelerini biraz olsun kontrol etmeye çalışırlardı!
Malum,Hamaney’in öldürülmesi üzerine ‘’İran şehirlerinde ve diaspora toplulukları arasında kendiliğinden kutlamalar başladı. Bu, Hamaney rejimi altında onlarca yıl biriken öfkenin dışavurumuydu. Özellikle ocak ayında ülke genelinde patlak veren protestolara yönelik sert müdahalede, hükümet güçlerinin on binlerce göstericiyi öldürdüğü ya da gözaltına aldığı bildirilmişti.’’ (Pegah Banihashemi, ‘’Ayetullah Hamaney’in Ölümcül Mirası’’, Karar, 3 Mart)
Ayetullahın öldüğü haberi üzerine Tahran’da evlerin pencerelerinden sarkan ve teraslarda toplanan insanlar sevinç ve heyecanla bağrışıyor, sokaklarda dans ediyorlardı. Los Angeles, Londra ve Toronto’da İran diyasporası mensupları sevinç gösterileri yapıyordu. Temsilciler Meclisi’nin İran kökenli Demokrat üyesi Yasemin Ensari (Arizona) toplanmış olan kalabalığa şöyle sesleniyordu: ‘’Hamaney kötülüğün vücut bulmuş örneğidir, hiç kimsenin onun yasını tutmaması gerekir.’’
İranlılar seviniyorlardı çünkü neredeyse kırk yıldır Hamaney onların hayatını bir kâbusa çevirmişti. O saçlarını gösterdikleri için kadınları hapsetmiş, geyleri meydanlarda asmış, binlerce muhalifi infaz etmiş ve tecavüz ve psikolojik işkencenin standard uygulama olduğu Evin Hapishanesi’ni devlet terörünün bir bir aracı haline getirmişti.
Yirmi iki yaşındaki Mahsa Amini’nim ‘’uygun şekilde’’ örtünmediği için 2022 yılında gözaltında ölmesi üzerine milyonlar protest için sokaklara çıktığında Hameney buna 500’den fazlasını öldürerek ve 22000 kişiyi de hapsederek cevap vermişti. Geçen Ocak’ta da ayaklanan onbinlerce kişiyi öldürmüştü.
Düşünün, böylesine acımasız bir zalimin ölmesine üzülen ve ona rahmet okuyan insanlar var Türkiye’de!
Daha da şaşırtıcı olan, başta belirttiğim gibi, milliyetçilerin bile İran ‘’nomenklatura’’sıyla dayanışma içine girmesidir. İslamcılar ve dindar muhafazakârlar gibi onlar da solun antiemperyalizm ezberine sarılarak İran’ın yönetici sınıfına destek çıkıyorlar. Gerçi siyasete insanlar (halk) açısından değil de devlet ve millet gibi kolektiviteler açısından bakan milliyetçiler için İran’ın mazlum vatandaşları yerine yönetici sınıfının yanında yer almanın bir tutarsızlık olmadığı akla gelebilir.
Yine de onların, Türk milliyetçilerinden bekleneceği gibi, sadece İsrail’in değil nükleer silah sahibi güçlü bir İran’ın da Türkiye için bir tehdit oluşturmasından endişe etmeleri gerekmez miydi?...
Aslında bütün bu tepkilerin arkasında yatan nedenlerden biri İslamcılar ve milliyetçilerin kategotrik-dogmatik Amerika ve İsrail karşıtlığıdır. Dinci fanatizmin motive ettiği yayılmacı emelleri ve paranoid bir güvenlik kaygısı yüzünden bölgedeki -Türkiye dahil- her devlet için ciddî bir tehdit teşkil eden İsrail’e karşı olmayı, antisemitik olmamak kaydıyla, ben de anlayışla karşılıyorum.
Buna karşılık, dış politikası hakkında bazı rezervlere sahip olmayı değil ama, sağcısı ve solcusu, aydını ve cahiliyle Türkiye toplumunun neredeyse tamamının kategorik Amerikan karşıtlığını anlamakta zorlanıyorum. Korkarım bunun arka planında Batı karşıtlığı yatmaktadır ki bu Türkiye için hiç de hayra alamet değil. ABD’nin başını çektiği NATO’nun Türkiye’ye sağladığı güvenlik garantisini hadi bir yana bırakalım, ama Türkiye gerçekten hür, medeni ve müreffeh bir toplum olmak istiyorsa Batı dünyasının bir parçası olarak kalmak, öyle hissetmek ve öyle davranmak zorundadır.
Bu meselede en çok ta ABD ve İsrail’in hareket tarzının ‘’uluslararası hukuk’’a aykırı olduğuna atıfta bulunuluyor. Kastedilen, bu saldırının İran’ın egemenliğinin bir ihlâlinden ibaret olduğudur. Fakat, ABD ve İsrail’in tutumunun haklı mı haksız mı olduğundan bağımsız olarak -yani esasa ilişkin bir prensip meselesi olarak- söylüyorum, bu gibi meselelere ‘’uluslararası hukuk’’tan önce ahlâkî açıdan bakmalıyız. Evet ‘’uluslararası hukuk’’ bütünüyle doğru prensiplere mi dayanıyor?... Hayır.
Hayır, çünkü her şeyden önce ortada aslında ‘’uluslar arası’’ değil, devletler arası olan bir hukuk var. Westfalyan sistemin bir uzantısı olarak bugünki uluslararası ‘’hukuk’’un özneleri doğrudan doğruya devletler olduğu gibi, içeriği de ağırlıklı olarak devletlerin, daha doğrusu ‘’yönetici sınıf’’ların menfaatini korur. Onun içindir ki, bu sistem genellikle bireylerin hak ve meşru menfaatlerini devletlerin egemenliğine feda etme eğilimindeddir. En azından, uluslar arası alanda bir devletin menfaati ile onun vatandaşlarının menfaatleri çoğu zaman örtüşmez.
Öyleyse, her meseleye devletlerin gözlüğünden bakmaktan vaz geçmek ahlâkî bir zorunluluktur. Kılavuzunuz devletin bekası ve ‘’hikmeti’’ olmasın. Meselelere birey-insanların özgürlükleri, hakları ve meşru menfaatleri açısından bakmayı öğrenin ve buna alışın artık!
Mustafa kucukaslan 1 Gün Önce
Hacam teşekkürler ediyorum eline sağlık
Süleyman Ulukuş 9 Saat Önce
Hocam bu İran meselesine gelen tepkiler bir kez daha gösterdi ki; Komünizm, İslamcılık, Türkçülük gibi görüşler birbirinden farklı gözüksede hepsi kolektivizmin farklı fraksiyonlarıdır. Bu nedenle verdikleri tepkiler ortaktır. Dediğiniz gibi bunlar birey odaklı bakamadıkları için devlet bekası hikmeti açısı dışında başka bir perspektiften bakamıyorlar.