Diyalog Gazetesi
2026-03-29 09:50:38

Mahcup Kemalistlerin ‘’Post-Kemalizm’’ kurgusu

Mustafa ERDOĞAN

29 Mart 2026, 09:50

Son on yıldır akademik dünyada değilse de Kemalizme sempatik aydın kamuoyunda nispî bir popülerliğe sahip olan yeni bir ideolojik söylem (‘’post-Kemalizm’’) etkili olmaya başladı. Mamafih kavramı icat eden ve onu teorileştirme girişiminde bulunan İlker Aytürk’ün kendisi bir ‘’siyaset bilimci’’.

Aytürk ‘’post-Kemalizm’’ kavramıyla, Mete Tunçay, Şerif Mardin, Nilüfer Göle, Büşra Ersanlı-Behar, Taha Parla ve Levent Köker gibi ‘’sol ve liberal’’ akademisyenlerin katkılarıyla oluşan ve Cumhuriyet tarihinin Kemalist yorumuyla kısmen veya tamamen mutabık olmayan ve/veya Batılı modernleşme paradigmasına eleştirel bakan akademik literatürü kastediyor.

Görünüşe göre yazarın amacı, Türkiye’nin demokrasi girişiminin başarısızlığının tarihsel-sosyolojik nedenlerini açıklama amacı güden Kemalist-olmayan akademik söylemin zayıflıklarını veya yetersizliğini objektif olarak ortaya koymak. Ama aşağıdaki açıklamalardan sonra anlaşılacağını umuyorum ki, asıl amaç akademik değildir.

Aytürk’e göre, ‘’daha 1980’lerde İslamcı ve muhafazakâr aydınlarla entelektüel bir ittifak kurmuş olan’’ sol ve liberal aydınlar Türkiye’nin askerî vesayetten kurtulup özgürleşmesi için Kemalist Cumhuriyeti ve onun temel varsayımlarını sorgulamak ve yıkmak gerektiğine inanıyorlardı. Hatta bu yazarlardan Levent Köker tek-parti otoriter rejiminin demokrasi için geçilmesi zorunlu bir hazırlık aşaması olduğu şeklindeki Kemalist tezi eleştirmişti. Aytürk İslamcı aydınlarla sözde ittifak iddiasını o kadar ciddiye almaktadır ki AKP'nin 2002'de iktidar olmasını ‘’post-Kemalizm(in) bir muhalefet paradigması olmaktan çıkıp, iktidar’’ olması anlamına geldiğini yazmaktadır.

İlker Aytürk’ün başka bir iddiası da, post-Kemalistlerin, Kemalizmin ‘’yekpare’’ ulus tasavvurunun yerini ‘’etnik ve kültürel farklılıkları ön plana çıkaran çok-kültürlü, çok-dilli’’ bir yerelci anlayışın almasıyla sonuçlanan post-modernizm kaynaklı ‘’kimlik siyaseti’’ni keşfettikleridir. Ayrıca, elbette ‘’neo-liberalizm’’in (!) de katkısıyla, post-Kemalist hareket ‘’Kemalist ulus-devleti’’ aşındırarak ‘’merkezkaç kuvvetler’’ de güç kazandırmıştır. En kötüsü (ve tehlikelisi) de, sol ve liberal aydınların Kemalizm karşısındaki ‘’müttefikleri’’ olan İslamcıların Edward Said’in post-oryantalizminden de beslenerek büyük bir özgüven kazanmaları ve aydın kamuoyundaki görünürlüklerinin artması olmuştur.

Aytürk’e göre, ‘’post-Kemalizm Türkiye’nin bitmeyen vesayet problemine konulmuş yanlış bir teşhistir.’’ Türkiye’nin demokratikleşmemesini asker ve sivil bürokrasi engeline bağlayan ‘’post-Kemalist yaklaşımın en büyük hatası’’, diyor yazar, ‘’yakın tarihimizin bütün demokratikleşme problemlerini biriktirip Kemalizm’in omuzlarına yüklemek’’tir. Oysa Kemalistler ‘’bin yıldır sürmekte olan’’ vesayet sorununun ancak bir parçası’’ olabilirler, ‘’kaynağı değil.’’

Tahmin edilebileceği gibi, bu anlatıda ‘’post-Kemalist’’ yazarların ‘’kurtuluş reçetesi’’ olduğu iddia edilen şeyin çok yanlış olduğu da yer almaktadır: ‘’Kemalist elitlerin sistem dışına ittiği iki büyük mağdur kitle, bir yanda muhafazakâr Müslümanlar diğer yanda ise Kürt halkı, demokratik haklarını kullanarak sıkıştırıldıkları çevreden merkeze yürüyecek, Kemalist vesayet sistemini adım adım geriletecekler ve bu sürecin sonunda gerçekten katılımcı, demokratik, insan haklarına, çok-kültürlülüğe saygıda dünya standartlarında yeni bir Türkiye Cumhuriyeti kurulacaktı.’’

Ana iddialarını özetlediğim bu tezde birçok sorun var. Her şeyden önce, ortada post-Kemalist bir ‘’paradigma’’nın var olduğu kuşkuludur. Aytürk’ün post-Kemalist olarak etiketlediği adı geçen akademisyenler ve bu satırların yazarı gibi diğer Kemalizm eleştiricilerinin farklı zamanlarda ve birbirinden bağımsız olarak dile getirdikleri erken Cumhuriyet dönemine ilişkin tespit, tahlil ve değerlendirmelerinin paradigmatik bir bütünlük oluşturduklarını söylemek zordur. Hele bu bilim insanlarının adeta Cumhuriyet’e karşı bir komplonun eş-failleriymişler gibi, bu literatürü ‘’konsültasyon’’la ürettiklerini iddia etmek, İslamcılarla ittifak halinde oldukları iddiasıyla birlikte ele alındığında, bir bühtandır, akademik ölçüyü büsbütün kaçırmaktır. Yazar buna benzer bir imayı, ‘’İslamcı’’ AKP’nin iktidara gelmesini post-Kemalizm’in iktidar oloması şeklinde yorumlayarak yapmaktadır.

İkincisi, Aytürk’ün günümüz Türkiye’sindeki askerî-bürokratik vesayet sorununu Türkiye’nin bin yıllık geçmişindeki ‘’elitist’’ pratiğe bağlaması da bir sosyal bilimci için son derece tuhaf kaçmaktadır. Bir siyaset bilimcinin modernlik öncesi toplumsal-siyasî formasyonlardaki yöneten-yönetilen ilişkisini açıklamanın başka kavramsal araçları olduğunu bilmesi gerekir. Oysa Türkiye’deki vesayet sorunu doğrudan doğruya Kemalist ideolojinin bir ürünüdür; toplumun ve siyasal temsilcilerinin Kemalist ideolojik önceliklerden ve ‘’hikmet-i hükümet’’in gereklerinden sapmasını önlemek için siyasal systemin ‘’devlet seçkinleri’ tarafından kontrol altında tutulmasını ifade etmektedir.

Bu arada, tek-parti dönemindeki ‘’vesayet’’ sorunu da sivil ve siyasal aktörlerin kontrol edilmesiyle ilgili olmakla beraber, Kemalistlere göre bunun amacı toplumu sözümona ‘’demokrasiye hazırlamak’’tı. (Oysa Levent Köker Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi’de [1990] bunun doğru olmadığını, çünkü rejimin gerçekte demokrasiyi hedeflememiş olduğunu inandırıcı bir biçimde göstermişti.) Bu bağlamda, Aytürk’ün post-Kemalist yazarlarca ağırlıklı olarak tek-parti döneminin incelenmesinden, kendi deyimiyle ‘’didik didik edilmesi’’nden- de rahatsızlık duymaması gerekir. Çünkü bugün hala yaşamakta olduğumuz özgürlük ve demokrasi sorunlarının temelleri büyük ölçüde -birçok bakımdan İttihat ve Terakki zihniyet ve uygulamasının devamı niteliğinde olan- Kemalist dönemde saklıdır. Oysa, ete Tunçay, Erik Jan Zürcher (ve Ahmet Demirel) başta olmak üzere ‘’post-Kemalist’’ yazarların öncü eserlerine rağmen o dönem hala yaygın olarak ve yeterince bilinmemektedir.

Üçüncü olarak, Aytürk’ün post-Kemalistlerin ‘’kurtuluş reçetesi’’ dediği şey dürüst bir tanımdan ziyade bir karikatüre benziyor. İslamcılar ile Kürtlerin ‘’çevreden merkeze yürümesi’’yle vesayet yıkılacak ve demokratik Cumhuriyet kurulacak vesaire… Belki adını vermediği İslamcı veya muhafazakâr gazeteci-yazarların bazılarının kimi polemikçi yayınları böyle yorumlanabilir ama adını verdiği akademiklere böyle bir isnatta bulunmak için ‘’ayıp’’ nitelemesi bile hafif kalır.

Sonuç olarak, öyle görünüyor ki, ‘’post-Kemalizm’’ kurgusunun amacı Kemalist ideoloji ve statükoya eleştirel yaklaşan akademik literatürü yanlış tanıtarak ve yer yer karikatürize ederek marjinalleştirmek, böylece otoriter tek-parti yönetimini tezkiye etmek ve Kemalizme yeniden itibar kazandırmaktır.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.