Geçenlerde gazeteci, yazar, sanatçı ve akademisyenlerden oluşan Atatürkçü/Kemalist bir grubun yayımladığı ‘’laiklik bildirisi’’ ‘’Kemalist-dinci karşıtlığı’’ eksenindeki o bildik eski tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Bildirinin ana teması AKP iktidarının laikliği tehlikeye attığı idi.
Bildirinin agresif dili ve bu kesimin laiklik anlayışının problemli olduğu gerçeği bizi yanıltmasın; orada işaret edilen tehlike maalesef hayal ürünü değildir. Ayrıca, bu meselede sadece Kemalistlerin değil, AKP’nin ve onun siyasî temslicisi olduğu dindar-muhafazakâr kesimin laiklik anlayışı da problemlidir. Nitekim bu bildiri en sert karşılığı bu kesimin siyasî lideri olan Cumhurbaşkanından aldı.
Şimdi önce Kemalist laikliğe bir göz atallım. Bir düşünce ve pratik olarak Kemalist laiklik yanlış bir temel veya esas üzerine oturmuştur. Bu esas, laikliğin siyasî bir prensip olmaktan çok bir dünya görüşü ve/veya hayat tarzı olarak görülmesidir. Başka bir deyişle, Kemalistler siyasî olanla sosyolojik olanı -sanırım bilerek ve isteyerek- birbirine karıştırmaktadırlar.
Bu yanlış anlayış Kemalistleri toplumun sekülerleşmesini (dinî ilgi ve kaygıların yerini dünyevi olanların almasını, hatta dinden uzaklaşmayı) laikliğin bir şartı olarak görmeye götürmektedir. Oysa, bir toplumda dünyevi ilgi ve kaygıların baskın hale gelmesi laikliğin yerleşmesini belki kolaylaştırabilir ama böyle olması laiklik için şart değildir. Söz gelişi ABD’nin Batı Avrupa ülkelerine nispetle daha dindar bir toplum olması orada laiklik ilkesinin konsolide olmasını engellememiştir. Kemalistler ayrıca, laikliğin gerektirdiği gibi din ile devletin tam olarak ayrılmasından ziyade, dinsel yorum konusunda tekele sahip ve dini hayatı kontrol etmesi öngörülen dinsel bir devlet örgütünün (DİB) varlığını zorunlu görmektedirler.
Dindar-muhafazakâr kesime gelince, onlar laikliği dini inanç ve ibadet özgürlüğünden, başka bir deyişle dinin özgürleşmesinden ibaret saymaktadırlar. Yani, bu anlayışta vicdan özgürlüğü din özgürlüğüne eşlik etmemektedir. Ayrıca din söz konusu olduğunda da devlet ile toplum arasında bir ayrım yapılmamakta, çoğunluk dinine (veya din yorumuna) resmî din muamelesi yapılması istenmektedir.
Öte yandan, dindar-muhafazakârlar toplumun inanç, dünya görüşü ve hayat tarzı bakımından çoğulculuğunu görmezden gelmekte ve toplumu homojen ve yekpare bir bütün saymaktadırlar. Muhafazakâr siyasetçiler de zaman zaman Türkiye’nin resmî bir dini varmış gibi bir dil kullanmakta, konuşmalarında genellikle toplumun dinsel çoğulculuğunu yok sayarak ‘’dinimiz’’, ‘’bizim dinimiz’’, ‘’% 99’u Müslüman Türk milleti’’ gibi ifadelere yoğrulan bir retorik tutturmaktadırlar.
Gerçekte ise laiklik bu iki karşıt görüşün de dışındadır. Laiklik her şeyden önce laiklik sekülerizmle aynı şey aynı şey değildir. Başka bir deyişle, laiklik osyolojik değil siyasî bir prensipti; bireyleri veya toplumu değil devletin yapısını tanımlar.
Siyasî bir prensip olarak laiklik (1) din ile devletin ayrılmasını, (2) devletin -dinler, mezhepler ve dinsizlik karşısında tarafsızlığını ve (3) kamu işlerinde meşruluk referansı olarak dine başvurulmamasını (veya atıf yapılmamasını) gerektirir.
Böylece laiklik devletin tarafsızlığının ve yurttaşların hukuk önünde eşitliğinin temeli ve toplumsal barışın garantisidir.
Bu açıdan bakıldığında, AKP yönetiminin laiklikle bağdaşmayan uygulamaları olduğunu görmek zor değildir. AKP en başta kamu işlerinde dine referans yapmak, bazı uygulamalarını dinle temellendirmek, eğitimde ve başka alanlarda çoğunluk dinini resmi olarak desteklemek, hatta bu dinin değer ve amaçlarını herkes için bağlayıcı saymak gibi yollarla, hem dinî siyasî amaçlarla istismar etmekte hem de devletin anayasal kimliğini zorlamaktadıdır. Bu arada, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da kendi politik amaçlarının hizmetine koşmaktadır.
AKP genel başkanı sık sık Türkiye bir din devletiymiş gibi konuşmakta, kendi icraatını dinle meşrulaştıran açıklamalar yapmaktadır. Daha da ürkütücü olarak, AKP liderliği din konusundaki kendi görüş ve kanaatlerini paylaşmayan siyasî rakiplerini düşmanlaştırmaya ve genel olarak toplumu dindarlık-dinsizlik ekseninde kutuplaştırmaya yarayan bir dil kullanmayı alışkanlık haline getirmiş görünmektedir.