banner345

banner314

banner375

banner159

banner358

banner17
banner392

Eski siyasetçiler konuşuyor, Osman Güvenir

13 Eylül 2017 Çarşamba 09:41
Bu haber 101 kez okundu

1974 öncesi neydik?

Eski siyasetçiler konuşuyor, Osman Güvenir
Kıbrıs Cumhuriyeti tek kanatlı kuşa çevrildi
1974 önceki hayatımız, tamamen Rumların izolasyonları altında ve gettolarda geçen zamanlarımızdı.  Şayet daha da gerilere gidecek olursak, toplumsal kavgalarımız öncesine de değinmemiz gerekecek.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının acı ve fakirlik yılları, İngiliz hegemonyası ile Türk ve Rum toplumlarında var olan yıllardı.  İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ile Rumların sessiz savaşları ve ENOSİS idealleri başlar.  Tabii ki savaş sonrasında Rum ve Ermenilerin ticari alandaki büyük atılımları, Türklere kıyasla daha bir zenginleştirdi onları ve geleceklerine daha büyük pencereler açtı.
EOKA’nın 1 Nisan 1955’te faaliyete geçişi ile Türkler, geleceklerinin çok büyük tehlikelerle dolu olacağını keşfederek, Rumların EOKA’sına karşı önce küçük küçük mücadele grupları (VOLKAN, KARA ÇETE gibi) oluşturdular, ondan sonra da Türk Mukavemet Teşkilatını kurdular (TMT).  Gerçekte TMT’nin kuruluşu, hem can, hem  mal ve hem de namus koruma amacına matuftu.  
Londra ve Zürih Anlaşmaları yeni bir Kıbrıs’ta yeni bir gelecek vaad etse de, Rumların ENOSİS egoları, kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni de tek kanatla uçan kuşa çevirdi.
21 Aralık 1963’ten 20 Temmuz 1974’e kadar geçen süre zarfında gerçekten yokluklar ve acılarla yaşadık.  1963 göçü daha bir acımasızdı.  Küçükkaymaklı cayır cayır Rumlar tarafından yakılırken, insanlar oluk oluk Lefkoşa surlar içine veya Hamitköy’e doğru kaçışıyorlardı.  Tabii ki Kızılay yardımları imdadımıza yetişmiş ve Hamitköy sırtlarına  kurulan çadırlar, göçmenler için adeta çadırköy haline dönüştü.
1974’e kadar ne idik?  Kocaman bir hiçtik.  Sadece cephe savaşlarımızla var olmaya çalıştık.  Hep Anavatan’a güvendik ve onunla var olduk. Yani o zor zamanlarda canını kurtaran bir gaziydi diyebiliriz. Hayatlarının en acı günlerini yaşayan göçmenler, kendileri için devlet tarafından yapılan göçmenevlerine yerleştikçe kısmen huzur buldular.
İdari, sosyal, yasama ve ekonomik açıdan geleceğimizin çekirdeğini oluşturduğumuz Genel Komite, gerçek anlamda bugünkü refah dolu günlerimizin başlangıcıydı.  O zor günleri ve idari yapılanmayı yaratmasaydık bugünlere ulaşamazdık elbette.
Rumların iletişimsiz ve dünyadan izole hale getirdiği Türkler, kendilerini yeniden var etmek ve kendi geleceklerini hedeflemek için Genel Komite’den sonra BRT’yi kurdular.  Bayrak Radyosu (Kıbrıs Türk Mücahit’inin Sesi Bayrak) ilk sesini ve ilk nefesini 1964 başlarında, Dr. Küçük’ün ikametgahındaki makam aracının garajının boşaltılması ile araba akü ve telefon ahizelerinden mikrofon yaparak vermiştir.  Ve şimdiki görkemli Bayrak Radyo ve Televizyonu halen önümüzde bir anıt gibi duruyor.
Tabii ki Anavatan Türkiye’nin Kıbrıs Türkleri’ne sağlamış olduğu maddi ve manevi yardımlar, ada Türklerinin ayakta kalmasını sağlamıştır.
1974’te ne olduk?
15 Temmuz 1974, Makarios’a düzenlenen darbe olayı, bence Rumların son şımarıklıkları oldu ve bunun bedelini de ağır ödediler.  Gerçekte bu darbe girişimi, Rumların ENOSİS hayallerini gerçekleştirme operasyonundan başka birşey değildi.  Rumlar şuna inanmışlardı geçen 11 yıllık zaman zarfında:
“Türkiye bugüne kadar anlaşmalardan doğan müdahale girişiminde bulunmadığına göre, bundan sonra da bulunmaz.  Çünkü Türkiye o askeri güce sahip değildir.”
O saplantı, Rumların en büyük yanılgısı olmuştu.  Halbuki Türkiye bu geçen zaman zarfında Rumların kötü niyetlerini görerek kendini askeri ve silah açısından çok iyi hazırlamış ve olası bir durum karşısında adaya askeri operasyon düzenleme durumuna gelmişti.
İşte bütün gerçek oradaydı.  Ve Türk askeri 20 Temmuz 1974 sabahı şafakla beraber adaya askeri operasyon düzenleyerek önce Girne’yi, İkinci Mutlu Harekatı’nda da Mağusa ve Yeşilırmak’ı içine alacak, kuzeyle güneyi birbirine ayıracak özgürlük hattını çizmişti.  Artık Kıbrıs Türkü özgürdü.
Özgürlük bize yeter miydi?  Özgürlükle gelen ekonomik ve demografik yapılanma bir zorunluluk haline geldi.  Rumlardan boşalan binlerce ev, içi fıstık gibi dolu mağazalar, oteller, apartmanlar ve terkedilen dönümlerce narenciye bahçeleri, artık Türklerindi.    İşte bu dönemde başlamıştı iskan uygulaması.
Hiç de kolay değildi binlerce insanı bir dam altına sokmak, bir dam altına sokarken de, sosyal, kültürel ve ekonomik alt yapısını da hazırlamak.  O bağlamda Türklerle Rumlar arasında imzalanan “Nüfus Mübadele Anlaşması” bize, artık geriye dönüşün olmayacağını gösterdi.
Bizzat iskan uygulamasının içinde yer alan bir memur olarak gözlemlediğim bazı olaylar ve görüntüler, insanların ne kadar egoist ve doyumsuz olduğunu gösterdi bana.  Henüz özgürlük hattı çekilmeden güneyle yaptığımız moral telefonlarında insanların özgürlük özlemlerini ve can korkularını gayet rahat anlayabiliyorduk.  Telefonda görüştüğümüz insanların bazıları bize, “Kuzeye, özgür topraklara geçelim, ne ev isteriz, ne de bir iğne.  Yeter ki kuzeye geçip şu Rumun mezaliminden kurtulup özgürlüğü doya dola tadalım” demişlerdir.
İskan uygulamasına geçilince o “Yeter ki kuzeye özgürlüğümüze kavuşalım tek bir iğne istemeyiz” diyen insanlar adeta İskan Dairesi’nin koridorlarında arslan kesildiler.  “En güzel villayı bana vermelisiniz” egoları gözle görülür hale geldi.

DEVAMI YARIN

Yorum Gönder