banner564
banner622

Şimdi Ne Haldeyiz?

3. Bölüm: Şimdi Ne Haldeyiz?

Şimdi Ne Haldeyiz?
banner598
Kıbrıs Türk halkı olarak 1974 Barış Hareketi’nden sonra kurulan Devletin çatısı ve güvencesi altında özgürce yaşamakta, seçtiğimiz Devlet Başkanı ve Milletvekillerinden oluşan bir Meclis ve Hükümet tarafından yönetilmekteyiz. Birbirinden bağımsız üçayak üzerine oturtulan-Yasama, Yürütme ve Yargı olarak tanımlanan bu üç organın oluşturduğu bir Demokratik Yönetimimiz var. Bu üç idari organ çağdaş bir Anayasaya dayalı olarak görev yapmaya çalışmaktadır. Özetle 1960 yılından beri Kıbrıs’taki 400 yıllık tarihimizde ilk kez egemen bir halk olarak kendi kendimizi yönetmekteyiz. Acaba ne kadar iyi yönetmekteyiz? Başka bir deyişle, halk olarak egemen yetkimizi Demokratik seçimle devrettiğimiz Cumhurbaşkanı ve Milletvekillerinden oluşan Devlet ve onun Meclisi ve Hükümeti tarafından ne kadar iyi yönetilmekteyiz?
Bu soruyu hakkı ile yanıtlayabilmek için konuyu oluşturan ana başlıkları şöyle sıralayabiliriz: 
1. Kıbrıs sorunu-Dış siyasi durum
2. Siyasi partiler-İç siyasi durum
3. Hükümet etme durumu
4. Kamu Yönetimi
5. Ekonomik durum
6. Sosyal ve kültürel durum

Kıbrıs sorunu ve acı gerçek
Kıbrıs sorununa ve dış siyasi duruma göz atmadan önce şu acı gerçeği dile getirmekten kendimi alamıyorum. Tarihten gelen, hayali bir takıntıya kapılarak 400 yıldan beri beraber yaşadığı ve bir vatan olarak bu adayı paylaştığı Rum Toplumunun hırsını bir türlü yenemeyerek bu kadar iyi niyetten, insani ve vicdani duygulardan yoksun bir tutumla, Türk Toplumuna 60 yıldan beri reva gördüklerini anlamakta ve kabul etmekte normal bir insan olarak zorluk çekiyorum.  
Belki son olarak söylenecek bir sözü söylemek zorunda kalıyorum. Kıbrıs Türk Toplumunu oluşturan insanları da Allah Yaratmadı mı? Tanrıya bağlı olduğunu söyleyen Ortodoks kilisesi bu gayri insani tutum ve davranışı nasıl doğru bulup, onaylayıp uygulamanın başını çekebiliyor? O halde Dünyada adalet nasıl sağlanacak ki barışa ulaşılabilsin? Birbirimizden nefret etmekle nereye varabiliriz ki? Elbette hiçbir şeye! 
Son iki yıldan beri Cumhurbaşkanı Akıncı’nın gereğinden fazla iyi niyetli ve olumlu yaklaşımı ile sürdürdüğü görüşmelerin apaçık ortaya koyduğu gerçek Yunanistan’ın ve Rum Tarafının isteklerini bize ve Türkiye’ye kabul ettirmekten başka bir niyet ve yaklaşım içinde olmadıklarını göstermektedir. Müthiş bir şımarıklık içinde, maalesef dünyaya yalanla dolanla kabul ettirdikleri siyasi statülerinin arkasına sığınarak Kıbrıs Türk Halkına hayat hakkı tanımak istemiyorlar. O kadar ki kendi politikalarına en yakın bildikleri eski Cumhuriyetçi Türk Partisi Başkanı ve Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a bile beş yıllık görüşmelerde “Ellerinden gelse havamızı da kesecekler” dedirtmişlerdi. Bu yetkiyi ve gücü nereden aldıkları da ayrı bir mesele! Rumlara kızgın ve kırgın olduğumuz kadar bu devleti sahiplenip tepe tepe kullanmalarına izin verenlere çok daha kızgın ve tepkili olmalı Kıbrıs Türk Halkı. Önce BM ve sonra da AB Kıbrıs sorununu yüzlerine gözlerine çevirmişler, hak, hukuk, insanlık adına yaptıklarından da çekinmemekte, utanmamaktadırlar.
O zaman Kıbrıs Türk halkına bildiği ve inandığı yolda, kanla canla kurduğu devletini şimdikinden daha iyi idare etmek, geliştirmek, yüceltmek, dünyaya ve Rum Tarafına kabul ettirmekten başka bir şey kalmıyor. Bırakın onlar düşünsün! 

Başarılı icraat yok

İç siyasi duruma ve Meclisteki siyasi partilerin tutum ve uygulamalarına geldiğimizde başarılı olduklarını söylemek maalesef olanaksızdır. Bütün partiler Ulusal Birlik Partisi en uzun süre olmak üzere; halkın onayı ile iktidara gelme ve hükümet etme olanağını elde etmişlerdir. 
Ancak uzun süreli istikrarlı ve başarılı bir icraat ortaya koydukları söylenemez. Hele son yıllarda başarısızlık, devleti iyi yönetememe son haddine varmış, adeta gelen gideni aratmıştır. Gerek hükümet icraatlarındaki laçkalık gerekse mecliste Milletvekillerinin birbirlerine ve halkın evi olan Meclise karşı, tasvip edilemeyecek davranışları ile politikaya ve politikacıya karşı olan saygı ve güveni çok düşük bir düzeye inmiştir. 
Şu da bir gerçektir ki 1981 genel seçimlerinden itibaren günümüze kadar koalisyon hükümetleri ile yönetilmek durumunda kalınmış, UBP dışında hiçbir parti istikrar yaratacak uzun süre hükümet etme olanağını yakalayamamıştır.
Özellikle 1985 yılından itibaren gittikçe artan partizanlık ve popülizm devlet yönetiminin adeta çaresi bulunamayan bir hastalığı haline gelmiştir. Eski politikacı gazeteci-yazar İsmail Bozkurt, 2015 yılında yayınladığı “Kıbrıs Türk Halkının Siyaset Kurumu Üzerine Deneme” kitabında demokrasinin en büyük hastalığının “Popülizm/Halk Dalkavukluğu” olduğuna parmak basar ve şöyle der: “biz de de aynen öyledir. Bir farkla:
Popülizm yalnız seçim dönemlerinde azmıyor, her dönemde zaten azgındır. Vaka-i adiye (sıradan olay), yaşam ve politika biçimi ve sistem haline gelmiştir.”
1993 Erken Seçimleri öncesinde UBP 1200 kişiyi işe almış ve seçimi kazanması halinde ertesi gün verdiği yazılı tayinle işe başlamalarını bildirmişti. Ne yazık ki ondan sonraki dönemlerde iktidar ortağı veya iktidar olan sol partiler de, UBP’yi geçmişte şiddetle eleştirdikleri halde kendiler de aynını hatta daniskasını yapmışlardır. 
Kamuoyundaki genel kanaat odur ki halkımızı en çok tedirgin ve perişan eden ve zaman zaman isyan noktasına getiren kamu yönetiminin işlemez hale gelmiş olmasıdır. Yıllardan beri bu konuda reforma gidileceği söylendiği halde hiçbir adım atılmamış, ısrarla Üçlü Kararname Sistemi acımasızca uygulanmaya devam edilmiştir. Her gelen hükümet ve Bakanlar kendine seçimde hizmet edenleri mesleğine, bilgisine, deneyimine ve kıdemine bakmadan Üst Kademe Yöneticilerini canının istediği gibi atamaya devam etmiştir. 
İçinden yetiştiğim Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığından 2 aydır randevu alamadığımı utanarak söylemek zorundayım. Mühendislikle uğraşan, mühendis ve mimarların yönetmesi gereken böylesine teknik bir bakanlığın Müsteşarı öğretmenlikten gelen bir arkadaşmış. Bu konuda daha fazla bir şey söylemeye dilim varmıyor. 
Dostum İsmail Bozkurt az önce sözünü ettiğim kitabında Kıbrıs Türk siyaset kurumunun yapısal sorunlarını irdeledikten sonra siyasi yapıyı çok veciz bir biçimde şöyle tanımlamıştır: 
“Sorun Çözmeyen Kendisi Sorun Olan Kıbrıs Türk Siyaset Kurumu” ,
   
  Yeni seçim yasası

Seçim ve halk oylaması yasasında son yapılan değişiklikle önümüzdeki seçimlere “tek liste” (çarşaf liste) olarak gidileceği anlaşılmaktadır. Yalnız yine bölgesel bir ayrım içermekte olduğundan oy vermenin pratik ve kolay olmayacağı düşünülmektedir. 
Bu hususta ta başından çözemediğimiz, üzerinde durup bir türlü uygulayamadığımız konu, devlet otoritesini uygulamakta gösterilen zafiyettir. Vatandaşı yasalara saygılı davranmaya ısrar edip zorlayamadık. Devletin yasalarla yönetildiğini gösteremedik. Gün geldi mahkeme kararları bile uygulanamaz hale düştü. Bunun olumsuz sonucu olarak, Devletin otoritesine, yaptırım gücüne ve en önemlisi saygınlığına gölge düştü. Zaman zaman vatandaşa “sahipsiz bir memleket olduk” dedirttik. 
En basit ve gündelik yaşamda dikkat çekici bir örnek vermek gerekirse; arabaların gelişi güzel yollarda park edilmesidir. Köşelere bile park edilerek yan yola giriş çıkış engellenmekte, görüş kapatılmakta, trafik düzeni aksamakta ama bu keyfi durum bile bir türlü disipline edilememektedir. En iyi bildiğimiz İngiltere’de hatta Güney Kıbrıs’ta bunu yapmak mümkün müdür? İnsanımız Güney’de kurallara uymayı biliyor ancak Kuzey’e kendi ülkesine gelince bunları unutuveriyor. La havle! 
Esasında bu dağınık durumun böyle olmasından en çok zarar gören devlet ve o devletin yurttaşlarıdır. Sayın Bozkurt yine kitabında şimdiki Kamu Yönetimini “hantal, verimsiz, kaynak tüketici, kırtasiyecilik/bürokrasi tutsağı” olarak tanımlar. 
Kamu yönetiminin önemime değindikten sonra da “en yakın anlatımla bürokrasi devletin eli ayağıdır” der. 
Kamu yönetiminden gelen bir kişi olarak çöküşün en önemli ve etkili nedeni denetlemenin adeta unutulmuş olmasıdır diye düşünüyorum. Her ne hal ise kamu yönetiminin başı olan Başbakanlığa bağlı Personel Dairesi bu konu üzerinde durup bir silkinmeye ve kendimize gelmeye gerek olduğunu gündeme getiremiyor. İngiliz idare döneminden bildiğimiz memuriyet anlayışından artık eser yok. İlgili memurun hatta müdürün imzasının altına “itaatkâr hizmetkârınız” (you are obedient servant) yazılırdı. Maalesef dairelerimizde yıllardan beri verimli bir çalışma ortamı yaratılamadığı gibi vatandaşa olan saygı da yok gibidir. Bazı memurlar masadan başını kaldırıp vatandaşa bakmaya adeta üşeniyor. Karşısına gelen vatandaşın sorununa ve isteğine ilgi ve sempati ile yaklaşım gösterilmiyor. Görevinin hizmet olduğunu unutmuş oluyor. Elbette bu böyle gidemez, gitmemelidir. 
Ekonomi iyi değil
Ekonomik duruma geldiğimizde; ekonomimizin tatminkâr ve iyi bir düzeyde olduğu pek söylenemez ancak iyimser olmamız için güçlü nedenlere ve potansiyele sahibiz. Bu potansiyeli geliştirmek kendi elimizdedir. “1974 sonrasında ne olduk?” sorusuna verdiğim yanıtta belirttiğim gibi devletin ekonomik durumunda büyük bir gelişme içine girdiğimiz ve her geçen gün daha iyiye gitmekte olduğumuz söylenebilir. Ekonomik yapımızın irdelenmesini ve gelecekte ne olabileceğini konunun uzmanlarına bırakarak “şimdi ne haldeyiz?” sorusu hakkında şunları söyleyebilirim:
Has bel kader 1978-81 yılları arasında 3 yıl Ekonomi ve Maliye Bakanlığı yaptım. O günkü durumumuz ile şimdikini kıyaslamaya kalkmak her halde abes olur. Türk parasının devalüe edildiğini, enflasyonun yüzde 150’lere ulaştığını hatırlarsak, bugün “bir elimiz yağda bir elimiz baldadır” diyebiliriz.  O günlerde döviz yok, gelir yok, ihracat yoktu. En önemlisi toplumun yarısından çoğu göçmendi ve henüz üretime geçilememişti. Toplum bu zorlukları aşmasını bilmişti. 
Türkiye’nin alt yapı çalışmaları ile yaptığı yatırımlarla, suyun Anadolu’dan getirilmesine kadar varan projelerle bugün modern bir alt yapıya sahibiz. Bu olanaklar ekonomimizin geleceği açısından ümit vericidir. Hele tarımda büyük bir sıçrama yapma gündemimizdedir. 
Turizm sektörü büyük bir hamle içerisindedir. Yatak sayısı 25 bine yaklaşmıştır. Yılda bir milyon yabancı turisti konuk etmekteyiz. Lokomotif sektör olarak kabul edilen bu alan ekonominin temelini oluşturmaktadır. Bu sektöre sayısı 15-20’ye varan üniversitelerimiz ve 90 bin öğrencisi ile eğitim sektörünü de kattığımız zaman sürdürülebilir bir ekonomik yapıya kavuşabiliriz. Anadolu’dan gelen suyun kullanılması ile tarımsal ürünlerin artması ve bu iki sektörü rahatça beslemesi mümkün olacak, hatta ihracat yapma olanağı doğacaktır. 
Ambargoların sürdürülmesinin ekonomimize olumsuz etkileri bir gerçek olmakla birlikte bunları azaltmanın hatta ortadan kaldırmanın yollarını da akıllıca arayıp bulabiliriz. Ulaştığımız refah düzeyi olumlu ve sevindiricidir. Kişi başına düşen milli gelir 13 bin dolara ulaşmıştır. Gelirlerimizde kamu harcamalarını karşılayacak düzeyde bir artış olduğu gözlemlenmektedir. Anavatan Türkiye ile uyumlu ve akıllıca iş birliği içinde ekonomimizi daha da iyileştirmek mümkündür.
Sosyal yapıda bozulma var
Sosyal yapımızda ganimet döneminin etkisi ile ve gelir düzeyimizin artması ile bir bozulma olduğu görülmektedir. Daha da kötüsü müthiş bir bellek zayıflaması yaşanmaktadır. Genç kuşak geçmişte yaşananları bilmemektedir; çünkü onlara öğretilmemektedir. Daha önceki kuşaktan da unutanlar veya unutmak isteyenler vardır. Hala Rumlara güvenilebileceğine inanan, onların hoşuna gidecek söylemlerde bulunanlar var içimizde. Kısacası aramızda ne oldum delisi olanlar vardır. 
Yurt dışından gerek işçi gerekse öğrenci olarak gelen yüz binlerin üzerindeki yüzen gezen yabancı nüfusun etkisi ile sosyal yapının ve karşılıklı davranışların iyileşmesi zorlaşmaktadır. Çevremizi dahi temiz tutmaktan aciz kalmaktayız. Birbirimize olan saygı ve dayanışmada, birlik ve beraberlikte, büyük bir erozyon (azalma) göze çarpmaktadır. Her alanda bunu görmek mümkündür. Ve yasalara uymama eğilimi hüküm sürmektedir. Artan uyuşturucu alışkanlığı çok tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. 
Kültürel alandaki ilerleme ve gelişme göğsümüzü kabartacak seviyededir. Sanatın her dalında yeni yeni yetenekler yetişmektedir. Sosyal yaşamı sanatsal sergiler, olaylar zenginleştirmekte, geçmişimizi Kıbrıs’ta Türk kimliğini yansıtan araştırmalar, yazılar, kitaplar, Kıbrıs’taki 400 yıllık kültürel yaşamımızı kanıtlayan belgeler olarak ortaya çıkmaktadır. 
Hemen her hafta KKTC’nin bir köşesinde düzenlenen festivaller, sosyal etkinlikler gündelik yaşama renk ve anlam kazandırmaktadır. Sonuç olarak sosyal-kültürel yönden olumlu denebilecek bir kültürel gelişim içerisindeyiz. Daha da sevindirici yönü yurt dışında birçok kültürel etkinliğine katılmamız, devletimizi temsil etme olanağı bulmamızdır. Bu alanda çaba gösteren yetenekli sanatçılarımızı yürekten kutlarız. Topluma ve devlete gerçek ve kalıcı hizmette bulunmaktadırlar. 
Bağımsız ve özgür bir devletin vatandaşları olarak geleceğe umutla bakabiliriz. Ancak her şeyin kendi elimizde olduğunu unutmamamız gerekir.


Güncelleme Tarihi: 02 Eylül 2017, 12:28
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner471

banner473