banner556

Kuzey Kıbrıs'ın ayağa kalkması için toplumsal seferberlik ilan edilmesi şart 

İsmet Esenyel - yorum

Kuzey Kıbrıs'ın ayağa kalkması için toplumsal seferberlik ilan edilmesi şart 

Barış harekâtı 74 sonrası otonom, daha sonra federe devlet. Bu aşamalar tam dokuz yıl sürdü. Farklı bölgeler, yer değiştiren halk ve "ha bugün, ha yarın yerimize gideceyik" diye bekleyen, öncelikli olarak canını kurtarmanın peşinde olan küçücük ama onurlu, gururlu bir toplum. 
Daha bozulmamış, gözü açılmamış. Mal neymiş, mülk önemliymiş, hiç düşünmeyen, atalarından kalan ne kadar toprak, arazi var ise onu ekip, biçen tertemiz insanlar. 
Bir kısmı da İngiliz döneminde özellikle Oxhilliary, (Kıbrıslı Türkler oksilari der) polis ve İngiliz üslerinde farklı kadrolarda  işçi alınmış, o döneme göre memur olan bir kesim. 
Bu yüzden İngiliz biraz çalışma hayatına medeniyet getirmiş. "Benim babam ayakkabısı polişlenmeden, sakal tıraşı olmadan asla hala evden adım atmaz." 
Anlayacağınız kendi dünyalarında dokunmasanız, kandırılan, bezdirilen, Pasaport verilerek adadan malını yavaş yavaş satan ve kaçan veya düzen içerisinde   yaşayan bir halk. 
Taa ki İngilizler adadan çıktıktan sonra Rum bizleri bu adadan yok etmek isteyene kadar.  
Belli dönemlerde adaya gelmeyi deneyen özellikle 1967’de Jetleri havada uçuran ama tam anlamıyla müdahale etmeyen Türk Silahlı Kuvvetleri, 1974 Yunan cuntasının Askeri Darbe yaparak Makarios'u devirene kadar. 
Hep söylüyorum 15 Temmuz ile 20 Temmuz arasını biz, Anavatanımız ve buradaki siyasetçiler bu gerçekliği dünyaya doğru aktaramadık. 
Türkiye 20 Temmuz 1974’de bu adaya neden geldi, dünya bunu tam anlamıyla anlamadı, anlatılmadı ve veya anlamak istemedi. 
"Rumlar kendi aralarında beş gün çarpıştıktan sonra, Türkleri yok etmek, adadan silmek için saldırdı, köylerinden, yurtlarından etmeye kalkıştı. Türkiye o yüzden 1960 Anayasasının kendine verdiği  "Garantörlük" hakkı  ile adaya çıktı." İki kelime ile dünya üzerinde gerçek algıyı bu şekilde bir türlü doğru   oturtamadık. 

Canımızı kurtarabilmenin yerine  mal mülk hırsı geldi.
Söz uçar, yazı kalır felsefesinden hareket ile canımızı kurtaran Anavatan Türkiye, Rumlar ve bütün dünya nezdinde haksız yere suçlandı. Türkiye onlara göre adaya çıkarma yapmış ve Kuzey ve Güney olarak bölmüştü.  Bu tezlerini bütün dünyaya, BM, AB’ye öyle güzel pazarladılar ki Kıbrıslı Türkler canlarını kurtardıkları için suçlu oldular. Özellikle 1983 sonrası KKTC ilanı ile kurulan ancak devlet idare etmenin, nasıl yönetilebilmenin eksikliği ve  acemiliği ile çarpık bir yönetim şekli meydana geldi. Rum malları sanki bizim malımızmış gibi ona, buna dağıtıldı. Tam 39 yıl oluyor gelen giden tüm iktidarlar bu sağlıksız düzenin parçası oldular. Asla durduramadılar. 

Suç kimde? 
Tek kelime ile bu sürede kim en fazla iktidar olmuş ise suçun fazlası onda, ama tüm siyasiler iktidar olduğuna göre hepsinde. Yıllardır öyle üç beş yıl değil, onlarca yıldır ertelenen, unutulan, halkın önünde yapmaya cesaret edemedikleri  "TC- KKTC Devletlerarası  İşbirliği Protokollerin" rafa kaldırılması sonucu  meydana gelen bir yıkım var.

Bu protokollerde ne var?

Kamu kaynaklarının daha verimli kullanılması, kamu düzeninde sağlanacak olan etkin reformlar, devletin üzerine yük olan bazı kurumların özelleştirilmesi, eğitim sektöründe reformlar, turizm sektöründe kalkınma planları, ulaştırma ve bayındırlık alanlarında iyileştirme, tarım politikalarında çağdaş uygulamalar, bugünlerde gündemimizi meşgul eden belediyeler reformu, çalışma hayatına, sağlık sektörüne ait birçok radikal değişiklik isteyen adımlar vs. vs… 

Esas mesele işte bu protokollerin uygulamaya geçmemesi 

Bu protokollerde yazan maddeler birçok hükümetin adeta gideceği köyün minaresi gibi kılavuz niteliğinde iken, o protokollerin uygulanmasına yönelik ciddi adımlar atılmadı, TC adeta verilen sözler karşısında hayal kırıklığına uğratıldı ve burada oluşan sendikal baskılar karşısında (haklı veya haksız) bu ileriye yönelik, Kıbrıs Türkü’nün geleceğe daha emin adımlarla yol almasına yönelik hamleler hep bir başka bahara ertelendi. 

Ertele ertele nereye kadar? 

Kamu yönetiminde siyasi iktidarların halka karşı kullanmak istemediği bu acı reçeteler, reformlar (kendi iktidarlarını etkileyeceği için) bir türlü uygulanmadı. Siyasiler kendi çıkarları uğruna ülkeyi borç batağına sürüklediler. Geminin süratle karaya oturacağını, fırtınadan kaçışın mümkün olmadığını  hiç hesaba katmadılar. Ağustos böceği misali kışa hiç hazırlık yapmadılar, bu ülke hep yaz mevsiminde olacakmış gibi. Eskiden Ana her adımda koşardı, maddi manevi fazlasını yapardı, ancak bu global ekonomik, siyasi, pandemi krizler ne yazık ki anayı da ekonomik olarak zorladı, hala daha zorluyor.
Bir ülke düşünün Devlet bütçesini hazırlarken yüzde otuz beş açık olacak şekilde tasarlıyor ve meclisinden geçiriyor. Şimdilerde o planlanan açık, dövizin de Türk Lirası karşısında değer kazanması ile ben iddia  ediyorum ki en az yüzde elli beşe ulaşmış durumda. Memleket Gailesi taşıdığımız için bunlar ile yatıp, bununla kalkıyoruz. İşimiz çok da kolay değil görüldüğü üzere. Turizm ve eğitim adası, en azından bu iki sektörü parlatmayı başarabilir konuma gelebilse, turizmde gerçekçi, bilinçli adımları, eğitimde reformları atabilir ise işte o zaman "kendi ayaklarımız üzerinde" duran bir ekonomiye ulaşmak çok zor değil. Yerli sanayi, KOBİ’ler doğru siyaset ile açılımları gerçekleştirir ise bu ülke tekrardan ayağa kalkabilir ancak siyasi irade olması gerekmektedir ve bu adımlar kaçınılmazdır. 
"Batarsak  hepimiz batacağız" doğru bir söylem midir?    
Yukarıda bahsettiğim tüm konu başlıklarını alt alta, üst üste koyduğum zaman Sn. Başbakan Faiz Sucuoğlu'nun bu sözleri doğru kabul edilebilir. Ancak bunu bir Başbakan söylerse, devletin tüm yönetimini elinde tutan bir siyasi kimlik bu kelimeleri ifade ederse bu kesinlikle doğru değildir. 
Bakanların en fazla bakanı (baş) olmak ülkeye icraat sözü verdiğiniz için, halk da sizi seçti ise icraat yapmanız için o makama getirmiştir. "Doğru icraatlar yapacağız, belki bu icraatlar biraz sancılı olacak ama halkımız daha güzel günler görecek" diyeceksiniz.
Belki kahvede oturan emekli Ahmet Dayı, komşusu ile kahve içen Ayşe teyze böyle bir söylemde bulunabilir ama Başbakan doğru olsa bile taşıdığı makam gereği bu söylemi yapmamalı. 
Ülke olarak bu tablo ışığında, bir an önce her gün kesilen elektriklerin artık son bulması ve ülkemin her anlamda aydınlık günler görmesi dileklerimle...
Turizm Hayattır... 

banner560
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner456

banner474